TÜRKÇE GÜZELLEMESİ
Türklerin ana yurdu konusunda tarihçiler, kültür tarihçileri ve diğer ilgililer arasında tartışmalar yıllardır sürüp gider. Bilimin ulaştığı bugünkü seviyeye rağmen henüz herkesçe kabul edilen bir coğrafyanın belirlenememiş olması bir yönüyle üzüntü verici bir durumdur ancak bunun makul birtakım nedenleri olduğunu da unutmamak gerekir. Konunun böyle bilinmezler arasında olması, öncelikle Türk milletinin yaşıyla ilgilidir. Bu konu üzerinde tartışılıp düşünülürken tarihin en köklü ve en gezgin milletinden söz edildiği hatırda bulundurulmalı. Ana yurt, yani tarih sahnesine ilk adımı attığımız coğrafyanın neresi olduğu elbet bir gün tam olarak tespit edilecek. Bu, tarihî Türk coğrafyasında yapılacak olan yer altı ve yer üstü araştırmalarının er ya da geç ortaya çıkaracağı bilimlik bir konudur.
Bu yazıda coğrafyadaki ana yurttan değil, beyinlerimizin bir düzen içerisinde çalışmasını sağlayan, yüreklerimizdekini aktarmamıza yarayan, gönüllerimizdeki duyguları hayata geçirmemizin yolunu gösteren, tavır ve davranışlarımızı biçimlendirirken güzeli ve çirkini öğreten, yüzyıllar önce ayrıldığımız binlerce kilometre uzaklardaki kardeşlerimizle dünyaya aynı mantıkla bakmamızı sağlayan başka bir ana yurttan söz etmek istiyoruz. Bu ana yurt; Türk’ün bütün tarihini içinde barındıran, sevinçlerini, üzüntülerini, hüzünlerini, kaygılarını, gülüp-ağlamalarını, zaferleriyle yenilgilerini, hayat felsefesini, töresini, utanmalarını ve gururlanmalarını, varlık yokluk kavgalarının izlerini, türkülerini, şarkılarını, koçaklamalarını, güzellemelerini, ninnilerini, hoyratlarını, bayatılarını, koşuklarını, ölenlerini, küylerini, yırlarını, oyunlarını, hikâyelerini, masallarını, fıkralarını, eğlenmelerini hâsılı kelam bütün olarak Türklüğü koynunda saklayan ve çocuklarının, yeni kuşaklarının dimağlarına analar aracılığıyla aktaran ve bir ana şefkatiyle onları emziren, beyinlerini doyuran, çepeçevre kuşatan bir yurttur.
Türk’ün tarih sahnesine çıktığı coğrafyanın belirsizliği gibi bu sözünü edeceğimiz yurdun da ne zamandan beri var olduğu ve bizleri ne zamandan beri koynunda var ettiği bilinmez ancak insanoğlu sanki onunla var olmuş, o da insanoğlunun var oluşuyla yeryüzündeki macerasını yaşamaya başlamış gibidir.
Türk’ün bu en aziz varlığı; yaşadığı uzun tarih içerisinde zaman zaman kökünden çok uzaklarda dallar verip yapraklar ve çiçekler açmış, zaman zaman ayrık otları arasında kalıp boğulmuş, bazen zararlı bitkilerin gölgesinde kalıp toprağın içine çekilmiş, bazen öldürücü zehirlere maruz kalıp solgunlaşmış, yer yer de ünü gökleri titreten seslere sahip olmuş, bazen öz çocuklarının ihmal ve hatta ihanetine uğramış, bütün bunlar olurken o, her şeye karşın bir yerlerde renk renk çiçekler açmaya, saldığı güzel kokularla dimağlarımıza sarhoşluk vermeye, işlendikçe zevklerimizi inceltmeye, yoldan çıkanlara yol gösterip yordam öğretmeye, beyni ve gönlü açlara engin sofralar düzmeye, gözü dışarıda olanlara gönül koyarken kendine gelenlere kucak açmaya, emzirdiği çocuklarının gönül sızılarını dile getirmeye, gök kubbenin altında uçsuz bucaksız bozkırların ezgilerini yansıtmaya, yüce yüce dağlardan kopup gelen kopuz nağmelerini andıran çağıl çağıl suların yazılardaki durgun akışıyla âşıkların gönüllerini serinletmeye, bin yılların biriktirdiklerini bin yıllar sonraya aktarmak üzere emzirdiği beyinlerden ve gönüllerden beslenmeyi sürdürmüş…
Bu yurda doğan bazı çocuklar sırtını dönüp kendine başka yurtlar bulmuş ve dönüp ana yurduna saldırmayı........
© Yeni Ufuk Dergisi
