GENETİK VE KÜLTÜREL KODLARIN AYNASI DEDE KORKUT

Zamansız Dişil Arketipler-I

Dede Korkut destanları tüm Türk halklarının tarihsel kaynağı olmasının yanı sıra toplumsal ve sosyal yapılarını, insan ilişkilerini gözler önüne seren kıymetli bir ortak kültürden süzülüp gelen ortak bilinçaltının atalar mirasıdır.

Heinrich Friedrich von Diez’in 1815 yılından itibaren Dede Korkut destanlarını incelemeye başlaması ile bu destanlar bilim dünyasında büyük ilgiyle karşılanmış ve üzerine birçok aydın yönelmiştir.

Diez’in araştırmalarına göre destanın tarihi daha eskiye dayanmakta olup, Diez, destanın Homer’den daha önce ortaya çıktığını, bunu da destanda adı geçen Tepegöz konusunun Homer’in Odysseia destanındaki Polifemos karakteriyle benzerliğini göstererek kanıtlamaktadır. Bu şekilde, destanda geçen pek çok olay, özellikle Demirkapı, Derbent, Berde, Gence, Dereşem, Alinca, Karadağ, Göyce Gölü, Karacuk Dağı çevresinde gelişmektedir (Gökyay, 1976). Şüphesiz ki, bu dağlık coğrafya, destandaki karakterlerin davranışları ve özellikleri üzerinde de etkili olmuştur. Bu destanın yazarı ve anlatıcısı, kuşların dilini bilen, hikmet ve akıl sahibi olan, herkese doğru yolu gösteren, ozanların babası olarak bilinen Dede Korkut’tur. Dede Korkut, kopuz çalarak anlattığı hikâyeleri yıllar boyu kuşaktan kuşağa aktarmış ve 16. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Dede Korkut Destanı’nda 12 boy bulunmaktadır (Gökyay, 1976)

Destanın ana karakteri Dede Korkut sadece kopuzu ile boy boylayan, geçmişin masal anlatıcısı değil; o zor günlerimizde geçmişten günümüze, bugünümüzden yarınımıza kim olduğumuzu, yarın da kim olacağımızı gösteren aksakallı bilge bir kurt, Türkün sönmeyen ocağı, kadim Türk hafızasıdır.

Resul Aleyhisselam zamanına yakın, Bayat boyundan Korkut Ata derler bir er ortaya çıktı. Oğuz’un her şeyi bileniydi, evliya sayılırdı. Ne derse olurdu. Bilinmeyenleri bilirdi. Hak Teâla onun gönlüne ilham ederdi (Sepetçioğlu, 2023: 31).

Korkut Ata, Oğuz kavminin olmaz işini oldurdu; her ne iş olsa Korkut Ata’ya danışmadan yapmazlardı. Ne buyursa kabul ederlerdi. Sözünü tutup yerine getirirlerdi (Sepetçioğlu, 2023: 31).

Dede Korkut dilinden ozan söyler:

Karılar dört türlüdür: Birisi solduran soptur. Birisi dolduran toptur. Birisi evin dayağıdır (desteği). Birisi ne kadar dersen bayağıdır.

Evin desteği odur ki, kırdan yabandan eve bir konuk gelse, kocası evde olmasa, onu yedirir içirir, ağırlar, konukluğunu yüce bilir, gönderir. O Aişe, Fatıma soyundandır hanım. Onun bebekler büyüsü. Ocağına bunun gibi kadın gelsin.

Nasıldır solduran sop? Sabahleyin yerinden kalkar, elini yüzünü yumadan dokuz bazlama ile külek yoğurt bekler, doyuncaya kadar tıka basa yer, elini böğrüne koyar, der: ‘Bu, evi yıkılası kocaya varalıdan beri daha karnım doymadı, yüzüm gülmedi, ayağım papuç, yüzüm yaşmak görmedi,’ der. ‘ Ah nolaydı, bu öleydi, birine daha varaydım, umduğumdan çok uygun olaydı’ der. Onun gibisinin, hanım, bebekleri büyümesin, ocağına bunun gibi kadın gelmesin.

Nasıldır dolduran top? Kuşluk vakti uyandı; dürtükleyince yerinden kalktı, elini yüzünü yumadan obanın o ucundan bu ucuna, bu ucundan o ucuna koşup durdu; dedikodu yaptı, kapı dinledi, öğleye kadar gezdi; öğleden sonra evine geldi. Gördü ki hırsız köpek, büyük dana ahırını birbirine katmış. Ev, tavuk kümesine, sığır damına dönmüş. Komşularına seslenir ki: ’Kız Zeliha, Zübeyde, Ürüveyde, Can Kız, Can Paşa, Ayna Melek, Kutlu Melek! Ölmeğe, yitmeğe gitmemiştim! Yatacak yerim gene bu yıkılası yer idi. Nolaydı benim evime biraz bakaydınız, komşu hakkı derler!’ bunun gibisinin hanım, bebekleri büyümesin, ocağına bunun gibi kadın gelmesin.

Geldik ona ki, nasıl dersen de bayağıdır: uzak yazıdan yabandan bir edepli konuk gelse, kocası evde olsa, ona dese ki: ‘kalk, ekmek getir, yiyelim. Bu da yesin.’ dese; pişmiş ekmek saklanmaz, yemek gerektir. Kadın der: ‘neyleyim, bu yıkılacak evde un yok, elek yok, deve değirmenden gelmedi’ der; ‘Ne gelirse benim bağrıma gelsin!’ diye elini kaba etine vurur, yönünü öte yana, sağrısını kocasına döndürür. Bin söylersen, birisini tutmaz, kocanın sözü kulağına girmez. O Nuh Peygamber’in eşeğinin aslındandır. Ondan dahi sizi hanım, Allah saklasın. Ocağınıza bunun gibi kadın gelmesin. (Sepetçioğlu, 2023: 33-34).

 Dede Korkut Destanlarında bahsi geçen bu dört kadın tiplemesi bir eski zaman anlatısında rastgele geçen tanımlar değil. Her biri “kadının” toplumsal hafızadaki karakter genetiğinin birer kodudur. Destan boyunca karşılaşacağımız kadın karakterlerini bu dört temel kadından hangisinin temsil ettiğini incelemeye çalışacağız.

Evin dayağı olan ideal kadın, İslamiyet öncesinde Umay Ana olarak, İslamiyet’in etkisiyle de “O Ayşe, Fatıma soyundandır” ifadesiyle karşımıza çıkar. Peki, asırlardır bu genetik mirası kutsal bir emanet olarak ruhunda taşıyan günümüzün Umay Anaları, ‘Ayşe, Fatıma soylu’ Türk kadınları bugün nasıl bir kimlikte vücut bulmaktadırlar?

Bu yazının asıl odak noktası; merkez kadın olan evin dayağı (desteği), kurucu ve koruyucu iradeyi temsil eden kadınlar olacak.

Dede Korkut Destanlarında, aileye verilen değer açıkça belirgindir. Destanın her boyunda aile içindeki ilişkiler, toplumsal normların bir yansıması olarak ele alınır. Bazı bölümlerde anne-çocuk (Boğaç Han hikâyesi), bazı bölümlerde ise kardeş-kardeş (Bamsı Beyrek hikâyesi) ve eşler arası ilişkiler (Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması) ön plana çıkarken her durumda aile birliğinin korunması, toplumsal düzenin temel unsurlarından biri olarak vurgulanır. Aileyi kutsal bir yapı olarak görmek, Oğuzların toplumsal yaşamını belirleyen en önemli değerlerden biridir. Örneğin, Dirse Han’ın çocuğu olmaması nedeniyle kara odaya kapatılması, bu geleneksel aile anlayışının bir yansımasıdır (Gökyay, 1976). Aile kurmak ve aileyi yaşatmak Türkler için önemli bir töredir. Ailenin en önemli unsurlarından biri olan kadın, sadece anne veya eş gibi biçilmiş geleneksel rollerde kalmaz, cesur, savaşçı, güçlü, koruyucu ve korkusuz alp kadın, bilge kahraman, düzen sağlayan sorun çözen bir lider, kutsal bir öğretici gibi tiplerde de rol alır. Hem evin içinde hem de evin dışındaki toplumsal alanlarda yer alırlar. Bu kadınların kendilerine bağlı ‘kırk ince belli’ alp kadınları vardır. Yanlarından hiç ayırmadıkları, birlikte ok atıp savaştıkları ‘kırk ince belli’ alp kızları; kadın dayanışmasının, gücün sembolüdür. Bunun sonucunda Türk kadını, erkeği ile eş değer meziyetler gösterir hatta erkeğinden daha hünerli olarak meydana çıkar. Bu özellikler, kadınları bireysellikten çıkarır kültürel bir sürekliliğin........

© Yeni Ufuk Dergisi