menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Savaş bitti mi, İran kaybetti mi? Netanyahu mu kaybetti?

17 0
latest

ABD-İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan ve bir diziye dönüşen savaşın her bölümünün ardından tekrarlayan soruya dönüyoruz: Kim kazandı, kim kaybetti?

İran’ın ateşkese rağmen Lübnan’a saldırılarına devam eden İsrail’e karşı sürpriz görülen saldırılarıyla başlayan son bölümün ardından bu soruya tekrar dönüyoruz.

Savaşın başlangıcında ilan edilen hedeflere bakıldığında aslında sorunun cevabı o kadar da zor görünmüyor.

Çünkü savaşların sonucu, tarafların ne kadar yıkım ürettiğine değil, ilan ettikleri hedeflere ne ölçüde ulaştıklarına bakılarak değerlendirilir.

İsrail ve ABD bu savaşa girerken hedeflerini açıkça ortaya koymuşlardı. İran'ın nükleer kapasitesi yok edilecek, füze ve İHA altyapısı çökertilecek, İran'ın bölgesel etkisi kırılacak ve nihayet rejim değişikliğine giden yol açılacaktı. Netanyahu açısından bütün bunların ötesinde çok daha eski bir hayal vardı:

Otuz yılı aşkın süredir savunduğu İran'ı Amerikan askeri gücüyle doğrudan karşı karşıya getirme stratejisini nihayet hayata geçirmek.

Bugün geriye dönüp baktığımızda ise ortada tuhaf bir tablo görüyoruz. İran ağır yaralar aldı. Askerî tesisleri vuruldu, altyapısı zarar gördü, ekonomisi yeni yüklerle karşı karşıya kaldı.

Ancak bütün bunlara rağmen ne rejim çöktü, ne devlet dağıldı ne de İran'ın bölgesel denklemdeki ağırlığı ortadan kalktı.

Daha önemlisi, savaşın ilk günlerinde Batı medyasında sıkça dillendirilen "İran halkı ayaklanacak" beklentisi de gerçekleşmedi. Tam tersine, dış saldırının yarattığı atmosfer İran toplumunda beklenmedik ölçüde bir dayanışma ve millî refleks doğurdu. Bu durum yalnızca İran'ın değil, son yirmi yılda dış müdahalelerle rejim değiştirme projelerinin tamamının yaşadığı ortak kaderi hatırlatıyor. Irak'ta olmadı. Suriye'de olmadı. Venezuela'da olmadı. İran'da da olmadı.

Fakat savaşın asıl dikkat çekici sonucu başka bir yerde ortaya çıktı. Bu savaşın sonunda en zor durumda kalan tarafın İran değil, İsrail olması ihtimali giderek daha fazla konuşuluyor.

İlk bakışta bu iddia şaşırtıcı gelebilir. Çünkü savaşın en büyük askerî ve teknolojik üstünlüğü İsrail ve Amerika tarafında.

Ancak modern savaşlar artık yalnızca tankların, uçakların ve bombaların savaşı değil; aynı zamanda meşruiyetin, algının ve sürdürülebilirliğin savaşıdır.

İsrail son iki yılda Gazze'de, Lübnan'da, Suriye'de ve nihayet İran cephesinde sürekli genişleyen bir savaş stratejisi izledi. Fakat bu stratejinin en büyük sorunu, savaşın sürekli genişlemesine rağmen siyasî hedeflerin giderek belirsizleşmesidir.

Gazze'de Hamas ortadan kaldırılamadı. Lübnan'da Hizbullah tamamen tasfiye edilemedi. İran'da rejim değişmedi. Buna karşılık İsrail'in uluslararası meşruiyeti tarihte görülmemiş ölçüde aşındı.

Bir zamanlar Batı dünyasında tartışılmaz kabul edilen İsrail anlatısı bugün özellikle genç kuşaklar arasında ciddi bir sorgulamayla karşı karşıya bulunuyor. Amerika'da üniversitelerden medya kuruluşlarına kadar geniş bir alanda İsrail........

© Yeni Şafak