“Yeni resmi tarih” mi? Yok artık
Nuray Mert’in K24’te yayımlanan “Hanioğlu’nun Atatürk’ü ve Yeni Resmî Tarih” başlıklı yazısı için öncelikle teşekkür etmem gerekiyor. Türkiye’de her zaman bir yüzleşme ve bir muhasebe konusu olması gereken Kemalizm ve tarih yazımı tartışmalarına hakkını vermeyi önemsediği için. Dahası, tartışmayı önemsediği için.
Hakkında en çok yayın yapılan konulardan biri olduğu halde ne Atatürk’ün ne de resmi tarihin doğru dürüst tartışıldığı yok aslında. Atatürk ismi etrafında oluşturulan heroik veya bir noktadan sonra mitolojik bir muhtevaya dönüşmüş söylemlere karşı aynı derecede konuyu tersinden duygusal bir meseleye getirip tepkilerini ortaya koyan söylemler arasında Atatürk’ün ne bir insan olarak ve bir gerçek şahsiyet olarak portresi ortaya çıkıyor ne de yaptıklarının anlamı, getirileri, götürüleri tartışılabiliyor. Bir yerde bir hassasiyet depreşip net görüntünün ortaya çıkmasını engelliyor.
Konuyu rasyonel bir zemine çekme konusundaki her türlü uyarıya açık olmak çok önemli tabii. Ama korkarım Nuray Mert’in tartışmaya girişirken daha başta koyduğu başlıkla yine gerçek görüntünün ulaşmasını engelleyen bir hassasiyeti araya sıkıştırmaktan kendini alıkoyamıyor. Gerek Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi başlıklı çalışmasını gerek benim Yeni Şafak’ta 19, 21, 26 ve 28 Ocak tarihlerinde yayımlanan yazılarımda söylediklerimi “yeni resmî tarih” diye adlandırdığı bir eğilimin parçası gibi sunuyor.
“Yok artık!” demekten kendimi alamayacağım bir niteleme bu tabii. Azıcık Kemalizm eleştirisi, Mustafa Kemal hakkında daha örtüsü bile kaldırılamamış, kaldırılması bile hâlâ düşünülememiş, düşünenin önünde hâlâ bir koruma kalkanı bulunan bir sürü tarihi veri açıkça hâlâ baskı altında kilitli dururken hangi ara yeni bir “resmi tarihimiz” doğdu? Hâlâ okullarda çocuklara Atatürk ismi bir tarihi şahsiyet olarak değil, mitolojik bir figür olarak, tek başına bir ülkeyi kurtarmış, düşmanları kahretmiş ve yoktan bir vatan, bir ülke var etmiş olarak okutuluyor.
Bugün insanların demokrasiden yana, insan haklarından veya özgürlüklerden yana en ufak bir şikayetleri olduğunda soluğu Anıtkabir’de almaları, orada şikâyet ve beddua ayinleri düzenlemeleri hangi resmi tarihin geçerli olduğunu hangisinin daha esamisinin bile okunamadığını gösteriyor? Atatürk zamanında bir defa bile seçime gidilmemiş olduğunu, yapılmış hiçbir reformun veya politikanın halka hiçbir zaman sorulmadığını biliyorlar da mı demokrasi talep etmek için Anıtkabir’e koşuyor bu insanlar?
Nuray Mert’in “Tarihçi Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk’ün Entelektüel Biyografisi” başlıklı çalışmasını okuyunca, İslamcıların iktidarda olması dolayısıyla Kemalizm eleştirilerinin tarih yazımcılığına yansıdığını veya yeni resmî tarih yazımcılığının artık daha geniş bir kesim tarafından ‘zamanın ruhuna uygun’ biçimde benimsenmiş olduğunu görmüş oldum” deyişini tek kelimeyle veya hafif bir ifadeyle yadırgadığımı söylemek zorundayım. Hanioğlu elbette kendini savunur, benim savunmama ihtiyacı yoktur, ben kendi adıma da aynı eleştiriden bir pay çıkarıyorum ama. Benim de yazılarımda yaptığım eleştirinin, Hanioğlu ile birlikte, sanki AK Parti iktidarında benimsenen bir “yeni resmi tarihi” “zamanın ruhuna uygun olarak” benimsemiş olduğumuzu söylüyor.
Özellikle vurgulamak gerekir ki ne Hanioğlu’nun çalışmaları ne de benim tarih yorumlarım AK Parti iktidarıyla birlikte ortaya çıkmış düşünsel veya siyasi tavırlar. Hanioğlu’nun Osmanlı düşünce dünyası üzerine yaptığı çalışmalar ve modernleşme tartışmalarına getirdiği eleştirel perspektif, 1990’lı yıllardan itibaren akademik literatürde yerini almıştır. Onun Atatürk Biyografisinin esası bile 2011 yılında Berkeley Üniversitesi’nde yayınlanmışken Abdullah Cevdet çalışması yayınlandığında daha AK Parti’nin iktidara geleceğinin işaretleri bile yoktu. Benimse eski arkadaşım Nuray Mert’in de aslında çok iyi bildiği gibi Osmanlı modernleşmesi, İttihatçılık ve Cumhuriyet’in erken dönemine ilişkin değerlendirmelerim de aynı şekilde AK Parti iktidarından çok önce yayımlanan çalışmalarımda açık biçimde yer almıştır.
Burada özellikle AK Parti’ye yakın veya İslamcı veya muhafazakâr entelektüelleri harcamanın en kolay yoluna saptığı için eski arkadaşım Nuray Mert’i anlamakta, aslında her zamanki gibi, zorlandığımı söylemek zorundayım. Bu cenahta entelektüelleri iktidarın istediği doğrultuda tezler üreten, bilgi ve fikir üreten vazifeli entelektüeller, tarihçiler, bilim adamları gibi resmetmeye çalışmak her şeyden önce “eski arkadaşlarına” karşı çok ayıp olmuyor mu? AK Parti’den çok eski zamanlarda bile aynı şekilde düşündüğünü çok iyi bildiği insanların tezlerini iktidar doğrultusunda, zamanın ruhuna uygun olarak şekillendiğini söyleyerek tipik son derece basit bir Kemalist klişeyi tekrarlamaktan başka ne yapmış oluyor.
İşin aslı AK Parti döneminde zannedildiği gibi yeni bir resmi tarih oluşturma yolunda hiçbir çaba yok. Bu konuda daha fazlasını talep eden iktidar değil, entelektüeller. İktidar “aman bir tatsızlık çıkmasın, kimsenin hassasiyetiyle oynamayalım, eski defterler eskide kalsın” modunda.
Bunu da anlamıyor değiliz tabii, neticede Türkiye bugün çoğulcu bir toplum ve tarih anlatılarını deşmek basitçe bir bilimsel merakı gidermekle sınırlı kalmıyor. Tarih bir inanç, itikat ve mitoloji alanına dönüşmüşse orada yapacağınız her şey, söyleyeceğiniz her şey bir yerden sonra başkalarının inancına müdahaleye dönüşüyor. İktidar barış içinde, istikrar ve huzur içinde bir toplum idare etme derdinde. Bu, hassasiyeti koruması bile yine bu iktidarın çoğulculuğa saygısı adına hanesine olumlu yazılabilecek bir şey.
Bugün yeni bir resmi tarihin yazıldığı iddiasına karşı ortaya koyabileceğimiz en makul tepki bunu söyleyenleri Cumhuriyetin ilk dönemlerinde resmi tarih yazımının nasıl kurumsallaştırıldığı, yasalaştırıldığı ve zorla eğitim müfredatlarında herkese dayatıldığı ve alternatif herhangi bir tarihin yazılmasına karşı nasıl bir cezai yaptırımlar zincirini devreye soktuklarına bir bakmaları. Takrir-i Sükûn, Tevhid-i Tedrisat ve Matbuat Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ve Nutuk’un tek tarih anlatısı olarak herkese dayatılması. Bu anlatıda kendisi hakkında türlü türlü ithamlar bulunan şahısların kendilerini savunma fırsatı bile bulamamaları. Yayınlandıktan ancak 5 yıl sonra bir şekilde buna cevap vermeye karar veren Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz kitabının tek nüshası kalmayasıya kadar yakılıp kül edilmesi.
Allah aşkına, “yeni resmi tarih” diye bir oluşumdan bir vakadan söz etmek istiyorsanız en azından bunları andıracak bir iki uygulama gösterin. Bugün o zoraki dayatılmış mitolojik tarihi azıcık tashih edecek bir iki çalışmaya hemen “yeni resmi tarih” muamelesi yapmak, hala cari olan bir tarih despotizmine karşı ortaya çıkan bir eleştiriyi baştan mahkûm etmek değil mi?
Bu noktada eski arkadaşıma söylemek zorundayım ki eleştirdiği İslamcı tarih hala eleştirel tarih yazımı iddiasındadır ve asla bir resmi tarih konumuna gelmiş değil. Birkaç eleştirel kitap veya makale yayınlandı da birkaç eleştirel ses çıktı diye kazık gibi sağlam eski resmi tarih sarsılmış bile değil. Ama bu kadarlık bir eleştiriyi doğrudan yeni bir resmî tarih olarak nitelendirmek, resmî tarih anlatısının kendisini eleştiriye kapalı bir konuma yerleştiren bir savunma refleksi hanesine yazılabilir ancak.
Yoksa bugün bu “yeni resmi tarih” iddiasını doğrulayacak nasıl bir uygulama var? İsteyen istediğini söylüyor zaten. Daha fazlası hâlâ “eski resmi tarih” bütün hegemonyasıyla devrede. Yasal olarak korunuyor, aksini söyleyenin başında hala yasal yaptırımlar var. Bırakın tarih de özgürce konuşsun.
