Meyselûn destanı
Suriye ziyaretimizi tamamlayıp Türkiye’ye dönmeden evvel, muhakkak uğramamız gereken bir yer daha kalmıştı. Cuma namazımızı Emevî Camii’nde kılıp, oraya doğru yola çıktık. (Cuma sırasında, Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş Hanım’ın resmî ziyareti vesilesiyle, Türkiye’den gelen bir heyetle ve onlara eşlik eden diplomatlarımızla beraber mihrabın hemen ön tarafında namaza durduk. Ama ben “yerel kıyafete” büründüğüm için, heyette çok iyi tanıştığımız kimseler tarafından bile fark edilmedim. Arap sokaklarına indiğimde, bu şekilde anonimleşip arada kaybolabilmeyi çok seviyorum doğrusu.)
Bu defa istikametimiz, Şam-Beyrut otoyolu üzerinde, şehir merkezine yaklaşık 20 dakika mesafedeki Meyselûn’da, gelip geçenlerin bile belki hiç fark etmediği küçücük bir parktı. Burada, okaliptüs ve çam ağaçlarıyla çevrili bir anıtmezarda yakın tarihin en önemli kahramanlarından Yûsuf el-Azme (1884-1920) yatıyordu.
İnsan hangi dönemde ve şartlara doğacağını kendisi seçemiyor. Bazen, takdir-i ilahî onu hiç ummadığı sergüzeştlere sürüklüyor. Yûsuf el-Azme’ninki tam da böyle bir hikâyeydi:
Şam’ın merkezinde, nesiller boyu ticaretle iştigal eden, geniş arazilere sahip Türkmen bir ailenin evladı olarak doğdu. Babası, kardeşi, kuzenleri ve yeğenleri, Osmanlı askerî ve sivil bürokrasisinde görevler aldığından, Âsitâne’ye -İstanbul’un Bilâdüşşâm Araplarının dilindeki adı- gidip Harbiye Mektebi’ne intisabı gayet doğaldı.........
