menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kelam geleneği (4)

28 0
23.03.2026

Öncelikle Ramazan Bayramınızın feyizli ve bereketli olmasını, başta İslam âlemi ve hususen içinde bulunduğumuz coğrafya olmak üzere tüm insanlık için sükunete vesile olmasını niyaz ederim. Bugün kelam geleneğini değerlendirmeye devam edeceğim.

İslam’da düşüncenin tarihiyle ilgilenenlerin iyi bildiği üzere kelam ilmi iki temel ilke üzerine kuruludur. Birincisi, Allah’ın fâil-i muhtâr yahut kâdir-i muhtâr oluşudur. İkincisi ise âlemin yoktan yaratıldığı kabulüdür.

Birinci ilkedeki fâil-i muhtâr veya kâdir-i muhtâr terkipleri, Allah’ın iradeli bir fâil olduğunu ifade eder. Buna göre Allah, fiillerini herhangi bir anlamda zorunlulukla değil, iradeli bir şekilde dilediği gibi yapar. Ne daha üst veya daha alt bir irade tarafından yönlendirilir ne de kendinden kaynaklanan zorunluluk söz konusudur. İradesinin mutlak yahut belirleyici bir gerekçeye dayandığı söylenemez. Dolayısıyla kelam, ilahi kudreti merkeze alır. Allah’ın ezelî ilmi, kudreti hikmetli hale getirirken, iradesi ilmin muhtevasına bağlı olarak kudretin yönünü tayin eder. Kelam ekolleri bu ana kabul altına sıralanır. Kelam ekolleri arasındaki farklılıklar ve kelam âlimlerinin neredeyse her bir meseleyle ilgili ciltler dolusu ihtilafları söz konusu ana kabulün tenzih (Allah’ın yaratılmışların özelliklerinden arınmış olduğu) ilkesi doğrultusunda nasıl ayrıntılandırılacağına bağlı olarak şekillenir.

Yoktan yaratma, Allah dışında var olanların tamamının Allah’ın ilmi, iradesi ve kudretiyle sırf yokluktan varlığa getirildiğini ifade eder. Buna göre yaratma, ezelî bir maddeye şekil veya sûret verilerek farklı mevcutların var edilmesi yoluyla gerçekleşmez. Yine yaratma, içimizden birisinin konuştuğunda onun zihnindeki........

© Yeni Şafak