Sınırsız bir yaygı olan hayalde neden yayılmamalıyız |
Önceki yazımızda, “Hayale dair tasavvurumuz, onun varlığımızdaki / hayatımızdaki / düşüncemizdeki / eylemlerimizdeki yerini de belirlediği için, onda ‘teorik ya da pratik bakış’ ayrımına girmeye gerek kalmadan sıradan veya sanat vb. seçkin işlerimizde ‘nerede bulunduğumuzu’; ‘nerede durduğumuzu’ tayin etmek zorundayız.” demiştik.
Hayali, bir nispet yani fenomen olması nedeniyle, fenomenolojik bir okumaya tabi tuttuğumuzda, bu okumanın “birinci tekil şahıs bakış açısına” tabi olacağı açıktır. Çünkü idrake konu olan şey ile bu şeyin aldığı biçimler üzerinde düşünme ancak bir idrakin gözetilmesinde mümkün olabileceği gibi, edinilen bilginin ya da tecrübenin genelleştirilmesi de ancak o bir idrak üzerinden mümkün olabilecektir.
Burada Filibeli Ahmed Hilmi’nin hayali/muhayyileyi, ruhun tali bir yetisi değil; bilakis bilgiyi, sanatı, bilimi, hedef fikrini ve insanın varoluş ufkunu kuran temel bir güç olarak gördüğünü ve bu hayali yalnızca kurgu yapılan bir şey değil, insanın dünyayı anlamlandırmasını ve yeniden inşa etmesini mümkün kılan şey olarak işlediğini tekrar hatırlatarak, bir idrak temelinde ve sanat/edebiyat merkezli olarak ‘nerede bulunduğumuzu’; ‘nerede durduğumuzu’ belirlemeye çalışabiliriz.
Şöyle ki, idrak esasında sanat, çoğu zaman “ihata” değil “işaret”tir; “tam bilme” değil “yaklaştırma/hatırlatma”dır. Bu sebeple idrâk, sanat alanında en çok “hududu bilen idrâk” olarak işler.
Sanat “form kurar”. Şiirde imge, mimaride mekân, musikide ritim, resimde kompozisyon… tasavvurun sûretlendirmesi ve fikrin düzenlemesiyle yürür. Ancak burada “hüküm”........