İbn Arabî’de nur, hayal ve sanatın tabir ufku |
İbn Arabi’ye göre nur, sadece görülen bir şey değildir; aynı zamanda onunla görmenin mümkün olduğu şeydir. Bu nedenle nur, idrakin hem konusu hem de imkânıdır. Zulmet ise görülen ama kendisiyle hiçbir şey görülemeyendir. Böylece “varlık sahnesi”, baştan itibaren bir “görünürlük ontolojisi” olarak kurulur: Görmek ve anlamak ancak nur ile mümkündür.
Burada basitçe ifade etmeye çalıştığımız bu ayrım, İbn Arabî tefekkürünün en derin meselelerinden biridir. Çünkü onun görüşünce nur, her zaman aynı şekilde tecelli etmez. Bazen o kadar güçlüdür ki yalnız kendisi görünür, başkasını göstermez; bazen de o kadar aşkın bir mertebeye çıkar ki kendisi görünmez, fakat onunla her şey görünür. Bu iki durum, idrakin sınırlarını ve sanatın imkânını birlikte belirler: Hakikat doğrudan temaşa edilemese de onun izleri her yerde okunabilir. Böylece ilk sistematik karşılığını Sühreverdî’de bulan nur estetiğinin psikolojisi, İbn Arabî eliyle madde ile mana, eser ile müessir, terbiye eden ile terbiye edilen arasındaki berzahta yerleşiktir: Nur metafiziği ve estetik nur… Zira pişiren, olgunlaştıran ve dönüştüren ateş de hakikatte nûrun -celâl ve cemâl dengesinin- başka bir yüzüdür.
Bu çerçevede Hak, nur-ı mahzdır; mutlak açıklık ve mutlak varlıktır. Buna karşılık mahz zulmet ise imkânsızlıktır. İnsan ise bu iki uç arasında bir berzahtır: Ne bütünüyle nurdur ne bütünüyle zulmet. Bu ara-mertebe, İbn Arabî düşüncesinin merkezidir. Çünkü insan hem varlıktan pay alır hem yokluk vasıtasıyla da bilir ve şaşırır; hem görür hem hayal eder. Tam da bu........