Hayalin eşiğinde hakikat: Yûsuf Kıssası’ndan edebiyata |
İbn Arabî’ye göre Hz. Yûsuf’un (a.s.) kıssasında hakikat baştan itibaren verilir; fakat çıplak değil, sembolik bir kıyafet içinde. Yani hadise, tarihsel akışıyla değil; hayalin kurduğu kozmik sahnede görünür. Bu yalnız peygamber rüyasının değil, büyük edebiyatın da asli çalışma biçimidir. Büyük metinler, olayı olduğu gibi aktarmakla yetinmez; onu daha geniş bir mânâ ufkuna taşıyan sembollerle kurar.
Burada dikkat edilmesi gereken incelik şudur: İbn Arabî’de hayal, hakikatten kopuk bir kurgu alanı değildir. O, varlık ile yokluk arasında berzahî bir mertebedir; ne bütünüyle maddîdir ne de tamamen soyut. Bu yüzden hakikatin görünmesi için en elverişli geçitlerden biridir. Cebrâil’in bir insan sûretinde görünmesi bunun en açık misalidir: Görülen bir insandır; fakat hakikatte o, Cebrâil’dir. Demek ki sûret ile hakikat arasında kopuş değil, bir tezahür düzeni vardır. Sûret, hakikatin görünme biçimidir.
Ârif olan sûrette durmaz; sûretten mânâya geçer. Edebiyat okurundan beklenen de budur. Kelimeyi yalnız kelime, kişiyi yalnız kişi, sahneyi yalnız sahne olarak görmek yetmez; onların içinde dolaşan mânâyı sezmek gerekir. Çünkü metin, görünenin ardına açılan bir kapıdır.
Bu noktada İbn Arabî’nin şu hükmü belirleyicidir: Âlem gölgedir. Dünya, Hakk’a nisbetle bir gölge gibidir; vardır ama kendi başına kaim değildir. Görülür ama bağımsız değildir. Bu düşünce edebiyat için son derece verimlidir. Çünkü edebî metin de hakikatin kendisi değil; onun gölgesi, aksı, yankısıdır. Ama bu, onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, gölge sahibine delâlet ettiği için kıymetlidir. Metin de böyledir: Hakikati kuşatmaz ama ona işaret eder, onu sezdirir, ona çağırır.
Nûr ile gölge arasındaki ilişki, adeta edebiyatın ontolojisini verir. Nûr mutlak vücûdun remzidir; gölge ise bu vücûdun âlemdeki görünüşüdür. Şair ve yazar nûru doğrudan tutamaz; fakat onun akislerini yazabilir. Bu yüzden edebiyat, hakikatin yerine geçen bir kurmaca değil; hakikate giden yolların görünür kılınmasıdır. Hatta kimi zaman düz bilginin ulaşamadığı bir derinliğe, mecaz ve temsil yoluyla nüfuz eder: Felsefî bir cümle zihne yerleşir, fakat bir mısra kalbe iner.
İbn Arabî’nin “vücûdun tamamı hayal içinde hayaldir” hükmü, edebiyat açısından sarsıcıdır. Eğer insan dünyayı zaten hayal mertebesinde tecrübe ediyorsa, edebiyat ikinci dereceden bir yanılsama değil; varoluşun işleyişine en yakın anlatım biçimlerinden biridir. Çünkü o da sûretler kurar, ilişkiler örer, görünenden görünmeyene çağırır. Bu bakımdan edebiyat, estetik bir faaliyet olmanın ötesinde; insanın hayal üzerinden hakikati yoklama ve yorumlama çabasıdır.
Büyük eserler bu yüzden yalnız bilgi vermez; idraki dönüştürür: İnsana başka türlü görmeyi öğretir: Bir nesnenin nesneden fazla olduğunu, bir yüzün kader taşıdığını, bir şehrin ruhu bulunduğunu, bir kelimenin bir âlem kadar derinleşebildiğini sezdirir. Bu sezdirme, ispatın değil hayalin işidir. Ancak bu hayal, başıboş bir kurgu değil; mânâ taşıyan sûret kurma gücüdür.
Dolayısıyla rüya ile edebiyat arasındaki bağ biçimsel değil, ontolojiktir. Her ikisi de sûret verir, mânâ taşır; her ikisi de te’vil ister. Ve her ikisi de insanı görünürün ötesine çağırır. Bu çağrı, dünyanın katı ve yekpare olmadığını; işaretlerle örülü, nûrun gölgeler hâlinde dolaştığı bir saha olduğunu bildirir.
Sonunda dönüp kendimize geliriz. İbn Arabî’nin en keskin sorusu burada başlar: “Sen kimsin?” Çünkü hayalden, rüyadan, gölgeden ve sûretten söz etmek; en nihayet insanın kendi varlık durumunu sorgulamasına varır. Eğer âlem gölge ise, insan da bu gölge düzeni içinde kendini mutlaklaştırmaktan vazgeçmelidir. Eğer gördüğümüz her şey sûretler üzerinden idrak ediliyorsa, kendimize dair bilgimiz de mutlak ve tamamlanmış değildir. O hâlde edebiyatın en büyük terbiyesi de burada ortaya çıkar: İnsanı, kendi kesinliklerinin kabalığından kurtarıp mânâya karşı daha dikkatli, daha mahcup, daha mütevazı, daha derin bir bakışa çağırmak.
İşte edebiyatın en derin terbiyesi burada ortaya çıkar: İnsanı kendi kesinliklerinin kabalığından kurtarmak, onu mânâ karşısında daha dikkatli, daha mahcup, daha mütevazı, daha derin bir bakışa çağırmak.
Bu sebeple İbn Arabî’nin Yûsuf fassı, yalnızca rüya tabirinin değil; edebiyatın da büyük bir metafizik dersidir. Bize şunu öğretir: İnsan sözü, hakikati ele geçiren bir hüküm değil; hakikatin hayal içindeki akislerini yoklayan bir arayıştır. Metin, gördüğünü kaydeden değil; gördüğünün ardındaki nûru sezmek isteyen kalbin ve aklın müşterek hareketidir.
Ve belki mesele en kısa şekilde şöyle söylenebilir:
Rüya, hakikatin hayalde görünmesidir; edebiyat ise o görünüşün dilde ikinci kez doğmasıdır.