Hayali kaybettiğimizde hakikati de kaybederiz

Önceki yazımızda İbn Arabi’den (k.s.) naklettiğimiz şiirin, Ebu’l-Alâ Afîfî tarafından, bir hayalden ibaret olması nedeniyle âlemde zuhur eden çok sayıdaki Rahmani suretlerin (tecellilerin) onların düzey, mertebe ya da basamaklarına göre tevil (yorum) ve hakikatlerine döndürülmeleri gerektiği şeklinde okunduğunu; buna göre âlemin hayal olması ile aynı zamanda hak olması ve suretler arasında bir hiyerarşinin bulunmaması nedeniyle aynı yani Hakkın halkın suretindeki zuhuruna mahsus ortak hükme konu olduğunu söylemiş ve yine o şiir minvalinde Dâvû el-Kayserî’nin şu şerhini nakledeceğimizi de söylemiştik:

“Şeyh (İbn Arabî), Hakkın Din (şer’) ve akıl açısından kabul edilebilir ya da edilmez veya bunlardan herhangi biri açısından kabul edilemez suretlerde tecelli ettiğini ifade etmiş olduğundan, arkasından, bu ifadelerin devamı niteliğinde, Rahman için, O’nun düzey ve mertebelerine uygun düşen suretleri olduğunu söylemiştir. Keza bu suretlerin de gözükme ve gizlenme durumlarına göre mertebeleri vardır. Bu suretler içinde duyusal yollardan algılananlar olduğu gibi, algılanamayanlar da vardır. Ama bu algılanamayan suretler, gözünden perde kalkmış olanlara göre, Misal Âleminde (yani Hayal Âleminde) Zahirdir. Bu suretler içinde, İlahi bilgi ve marifetler gibi, duyu âleminde de Misal âleminde de görülmediği halde, akıl açısından Zahir (yani açık) olanlar vardır. Zihni açık ve zeki biri bunları perde arkasından idrak eder; çünkü bu bilgi ve marifetlerin de akli suretleri vardır. Yine bunlar içinde kalbe açık olduğu halde akla gizli kalan suretler de vardır. Zira kalp bunlarla,........

© Yeni Şafak