“Mislini sûret değil, ma‘nâda görmüş var mıdır?”
Önceki birkaç yazımızda İbnü’l-Heysem, İmam Gazzâli, Maktul Sühreverdi, İbnü’l-Arabi ile Takiyüddin er-Rasıd’ın nur/ışık hakkındaki görüşlerini -sanatla da ilişkilendirerek- ana hatlarıyla iletmeye çalıştık. Şimdi aynı zatların görüşlerinden hareketle “İslam tasavvurunda görme” konusunu topluca ele alacağız. Ancak buna geçmeden önce Yozgatlı Mehmed Said Fennî Efendi’nin şu gazeliyle zihnimizi biraz renklendirelim:
Revnak-ı rûyun rah-ı ‘Azrâda görmüş var mıdır?
Pertev-i hüsnün mâh-i garrâda görmüş var mıdır?
Var ise görmüş de şerminden yere girmiştir ay
‘Aks-i mâh-ı rûyunu deryâda görmüş var mıdır?
Miske teşbih eyleyen kılsın hatâsın i’tirâf
Bûy-ı zülfün ‘anber-i sârâda görmüş var mıdır?
Mümkün olsaydı sorardım Hazret-i Cibrîl’den
Serv-i kaddin tavrını Tûbâ’da görmüş var mıdır?
Yerde ben keşf etmedim ey meh senin mânendini
Bilmem ammâ ‘âlem-i bâlâda görmüş var mıdır?
Yok ki görsün de rivâyet eylesun meşhûdunu
Hüsnüne benzer hüsün dünyâda görmüş var mıdır?
Es-Salâ! Meydâna çıksın FENNİYÂ gördüm diyen,
Mislini sûret değil, ma’nâda görmüş var mıdır?
Fennî Efendi’nin bu gazeli, ilk bakışta klasik bir “güzel övgüsü” gibi görünse de aslında “İslam’da görme tasavvuru”nun çok önemli katmanlarını içinde taşır. Zira burada görme, yalnızca gözün bir nesneyi algılaması değildir; hakikatin dereceler hâlinde tecelli edişidir. Fennî Efendi’nin........
