Trump-Jinping Zirvesi ve kaçınılmaz son…

Belki yüksek güvenlik gerekçeleriyle ama daha çok İran konusunda ‘konforlu zaman’ sağlanmasının ardından, son iki güne kadar resmen duyurulmayan ‘ABD-Çin liderler zirvesi’ kesinleşti. Bir önceki yazıdan (09/05) başlayarak, kesit almayı kenara itip, derinliği ölçmeye başladık…

Dört aşamalı sürecin ikinci turundayız. İlk aşama, “Alaska Zirvesi”ydi, Putin-Trump bir araya geldiler, hâlâ muamma olan ama sonrasında bıraktığı izleri takip ettiğinizde enerji, ekonomi, Avrupa,

Ukrayna konularında devam eden/edecek belirleyici anlaşma yapılmıştı. Takvime de işlemiştik; ardından NATO zirvesi (Temmuz-Türkiye) ve ABD ara seçimleri (Kasım) gelecek…

Şimdi Pekin’deyiz…

Çin-ABD rekabetinin doğasını anlamak, dünyanın önce kısa vadeli geleceğini modellemek açısından önemli. İşi, iki büyük süper gücün kıyasıya ve gözleri başka bir şey görmeden ilerledikleri dönem olarak çerçevelemek aşırı basitleme olur. Zirvenin sonunda göreceğiz ki, birbirlerinin üzerine mümkün olduğunca kan sıçratmadan ilişkilerine yeni format aradıkları belirginleşecek. Ama format atmak imkânsız…

Ticari anlaşmalar imzalanacak, Trump’ın yanında getirdiği çok sayıda ve kalıplı iş adamlarına fırsatlar açılacak, tokalaşmalar büyük ekran verilecek. Ama “yeni sermayenin patronları” oldukları fark edilmeyecek…

***

Joe Biden başkanlığı süresince Çin’e hiç gitmedi. Gitmediği gibi iki ülke ilişkilerini “aşağılama” adımlarıyla keskinleştirdi. Kanada ve Alaska’dan ABD’ye gelen Çin balonlarının savaş uçakları tarafından vurulması dahi bir zafer anlatısı içinde sunuldu…

Biden planının ilk adımı Ukrayna savaşıydı. Rusya-Çin ‘ittifakını’ zayıflatmayı hedefliyordu. O günlerde iki yaklaşım tartışılıyordu; a) Rusya’yı ABD’nin yanına çekerek Çin’i yalnızlaştırmak, b) Rusya’yı düşürerek etkisiz eleman haline getirmek. B planı uygulandı ve başarısız oldu. Çin-Rusya ilişkileri en parlak........

© Yeni Şafak