Dünyaya geldim gitmeye
Bir kısmınız bugün bu satırları okurken bendeniz ameliyat masasında olacağım. Basit de olsa ameliyat ameliyattır. Bu ameliyat vesilesiyle “ölüm meleği”nin yapacağı “son ameliyat”ı bir kez daha tefekkür ettim. Aciz ve fani olduğumu, er ya da geç bir gün bu dünya hayatımın nihayete ereceğini ve sonrasında nihayetsiz bir hayata kanat çırpacağımı yeniden hatırladım. Yarım asra yakın bir sürede yaşanmışlıkları ve yaşanamamışlıkları düşündüm; acısıyla tatlısıyla anılarım hayal dünyamda şeffaf bir tülün ardından hızlıca canlanıverdi. O anılar ki yalnız bana ait, yalnız benim.
Her insanın anıları, yalnızca kendi hafızasında ve hayal dünyasında vücut bulur. Başka kimse o anıları o hâliyle yaşayamaz, hayal dünyasında canlandıramaz. Zira her insan, gerçek hayatının tek öznesi olduğu gibi hayal dünyasının da tek öznesidir. O açıdan anılar biriciktir ve pek kıymetlidir. Bir insan öldüğünde, yok olan sadece beden değildir, anılardır aynı zamanda.
Anılar, sığınaklarımızdır bizim; hayatın zorlukları altında bunalmışlık hissiyle çare aradığımız zaman. Anılar, dostlarımızdır bizim; dost kıtlığı yaşadığımız, bir yudum muhabbete ve sevgi kokan bir sohbete hasret kaldığımız zaman. Anılar, izlerimizdir bizim; ezelden ebede sonsuzluk ufkunda bıraktığımız. Anılar, parçalarımızdır bizim; her birinde kalpten bir duygu koparıp bıraktığımız. Anılar, amel defterlerimizdir bizim; baktıkça kendimize ayna tuttuğumuz, hesap gününü, cenneti ya da cehennemi yaşadığımız.
Bu duygularla anılarımı yeniden düşündüm. Ne çok şey yaşamışım! Ama hepsi de anılar müzesine kaldırılmış. Benden başka ziyaretçisi olmayan o müzeye. O müzenin bazı odaları çok müstesna, girince çıkmak istemiyor insan. Bazıları da var ki kapısını dahi aralamak sevimsiz, üzücü ya da ürkütücü geliyor. Ve işin tuhafı şu ki o müzeye yaptığınız her ziyaret de yine o müzenin yeni bir parçası oluveriyor. Anı........
