Refah mı savunma mı? |
ABD-İsrail’in İran’a saldırıları bugün 30. gününe girdi. Manzara şöyle: ABD-İsrail, hedeflerinden hiçbirine ulaşabilmiş değil; İran ise ayakta ve kendisini savunmaya devam ediyor.
İran, 1979 Devrimi’nin hemen sonrasında Irak’la savaşa girdi. 9 yıl süren savaşın ardından da İran’a uluslararası ambargolar uygulandı. İran’da ağır bir yoksulluk var. Ancak bugün görüyoruz ki, İran’daki yoksulluğun nedeni, savaş ve ambargodan ziyade savunmaya ayrılan devasa bütçe imiş. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olan İran, ambargoyu aşarak elde ettiği kaynağı, halkının refahı için değil, topraklarının savunmasına hazırlık için kullanmış.
İran örneği bizi hayati derecede önemli bir soruyla karşı karşıya bırakıyor: Refah mı, savunma mı?
2024 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü Daron Acemoğlu, James Robinson ve Simon Johnson aldılar. Ödül kazandıran tez aşağı yukarı şöyle: Batılılar, sömürdükleri ülkelerde iki yol izliyorlardı. Bazı ülkelerin bütün zenginliğini çalıp oradan ayrılıyor; bazı ülkelerde de modern kurumlar ihdas ediyor, bu kurumların sayesinde büyüyen ekonomi üzerinden daha uzun vadeli bir sömürü çıktısı elde ediyorlar.
Artık çok iyi biliyoruz ki Nobel ödülünü almak için yegâne kriter Batı’nın çıkarlarına hizmet etmektir. 2024 Nobel Ekonomi Ödülü de, her ne kadar sömürü odaklı bir araştırma olsa da, nihayetinde, Batılı kurumları benimseyen ülkelerin ekonomisinin büyüyeceğini iddia ediyor. Daha doğrusu, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verilebilirlik gibi kurumların, Batı’da farklı anlamlara, sömürülen ülkelerde farklı anlamalara geldiğini, bu kavram ve kurumların sömürünün birer aracı olarak kullanıldığını ispat ediyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya’da bu Batılı kurumlar ihdas edildi. Almanya ve Japonya’nın artık görkemli orduları yok ama büyük ekonomileri var. Her iki ülkede de refah üst seviyede ama milli gurur yerlerde sürünüyor. Öte yandan Mısır’da seçilmiş devlet başkanına yapılan darbe, Filistin’de halkın oylarıyla işbaşına gelmiş Hamas’a yapılan saldırı görmezden geliniyor.
Körfezde ise Batılı kurumların hiçbiri yok. Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, hesap verilebilirlik gibi kavramlar hiç gündeme getirilmiyor. Refah tamamen petrole bağımlı. Petrol geliri az bir miktar içeriye kullanılıyor ama çoğunlukla Batı’ya akıyor. Yarın petrol bittiğinde, Batı Körfez’den tamamen çekilecek.
İran’dan istenen de buydu: Batı, İran’da, Pehlevi döneminde de Devrim sonrasında da aslında demokrasiyi, hukuku, insan haklarını hiç ama hiç umursamadı. Tek beklentisi vardı: Yeter ki petrol Batı’ya aksın, yeter ki İsrail tehdit edilmesin, içerde ne olursa olsun.
İran, bu sömürgeleştirme girişimine boyun eğmedi, teslim olmadı. Refahtan taviz verdi ama topraklarını da savunmayı sürdürüyor.
Asıl sorumuz şu: Refah ve savunmaya aynı anda sahip olarak büyüme mümkün olamaz mı? Hem topraklarını, istiklalini, devletini, kültürünü, inancını, milli onurunu muhafaza etmek hem de güçlü, caydırıcı bir orduya sahip olmak imkân dışı mı? Bir ülke, İran gibi güçlü savunma sistemine ama aynı zamanda İran’ın tersine yüksek bir refah seviyesine aynı anda sahip olamaz mı?
İşte Türkiye tam olarak bu 3. yolun mücadelesini veriyor. İran gibi, halkın refahına rağmen savunma harcaması yapmıyor; refahı, öyle ya da böyle, belli bir seviyede tutarak güçlü, caydırıcı bir orduyu da muhafaza edebiliyor. Batılı kurum ve kavramları bir teslimiyet aracı olarak ithal etmek yerine kendi dinamikleriyle yeniden şekillendiriyor. Örneğin “Terörsüz Türkiye” çabalarıyla Batı’ya rağmen içerde hak ve özgürlükleri genişletiyor.
Ekonomistler, savunma sanayiinin yerli olması durumunda ekonomik büyümeye etki edeceğini savunuyorlar.
İran Savaşı da bize göstermiştir ki, Türkiye’nin yegâne çıkış yolu, refahtan taviz vermeden, hatta refahı da artıracak biçimde yerli savunma sanayiini daha da güçlendirmesidir. Başka yol yoktur, başka çıkış yoktur. Bu topraklarda var olmak, hayatta kalmak, ayakta kalmak istiyorsak, en büyük hedefimiz, yerli savunma sanayiini uçurmaktır.
İran Savaşı, Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin 23 yıldır ne yapmaya çalıştığını daha iyi anlamamızı sağladı. Bu yoldan yürümek zorundayız, başka seçeneğimiz yok.