Küresel hegemonyanın kanlı bilançosu
Modern siyaset bilimi literatüründe "gerçekçilik" (realizm) ekolünün dünyaca ünlü temsilcisi Profesör John Mearsheimer'ın geçtiğimiz günlerde yaptığı sarsıcı açıklamalar, uluslararası kamuoyunda adeta bir deprem etkisi yarattı.
10 Mart 2026 tarihli Middle East Eye'ın haberine ve tıp dünyasının en prestijli yayınlarından biri olan The Lancet'in verilerine dayanan bu iddia, Amerikan dış politikasının sadece diplomatik bir satranç oyunu değil, aynı zamanda devasa bir insani maliyet tablosu olduğunu ortaya koyuyor: 1971-2021 yılları arasında uygulanan ABD yaptırımları tam 38 milyon insanın ölümüne yol açtı.
Bu rakam, sadece bir istatistik değil; bir ülkenin küresel liderlik iddiasının ahlaki çöküşünü ve "liberal düzen" maskesi altında yürütülen ekonomik savaşların yıkıcılığını simgeliyor.
Mearsheimer'ın "Biz inanılmaz derecede acımasız bir ülkeyiz" şeklindeki samimi ve sert itirafı, Washington koridorlarında yankılanan hegemonya hırsının sivil halklar üzerindeki bedelini tescilliyor.
Ekonomik ambargoların kurşunsuz katliamı
Savaş denilince akla gelen ilk görüntüler genellikle tanklar, füzeler ve uçaklardır. Ancak Mearsheimer'ın dikkat çektiği 38 milyonluk can kaybının büyük bir kısmı, barut kokusu olmadan, hastanelerin ilaçsız kalması, çocukların süte ulaşamaması ve temel gıda tedarik zincirlerinin kırılmasıyla gerçekleşti.
Latin Amerika'dan Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada uygulanan "maksimum baskı" politikaları, hedef alınan ülkelerin rejimlerinden ziyade, doğrudan en savunmasız kesimleri vurdu.
Özellikle 1970'lerden itibaren hız kazanan yaptırım mekanizmaları, uluslararası finans sistemini bir silah olarak kullanmaya başladı.
Bir ülkeyi para transfer sistemi olan SWIFT sisteminden çıkarmak veya döviz rezervlerine el koymak, o ülkenin sağlık sistemini felç etmek anlamına geliyordu.
The Lancet tıp dergisinin raporunun sunduğu bu dehşet verici veri, yaptırımların birer "modern kuşatma" yöntemi olduğunu kanıtlıyor.
Ortaçağ'da kalelerin etrafını sarıp halkı açlığa mahkûm eden zihniyet, 21. yüzyılda dijital rakamlar ve ticari yasaklar üzerinden 38 milyon insanı hayattan kopardı.
Doların saltanatı ve Pentagon'un gölgesi
Mearsheimer'ın işaret ettiği 1971 yılı rastgele bir tarih değil. Bu tarih, küresel ekonomik sistemin temelinden sarsıldığı ve ABD'nin doları karşılıksız bir güç aracı haline getirdiği "Nixon Şoku"nun yaşandığı dönemdir.
Bretton Woods sisteminin çökmesiyle birlikte doların altın karşılığı kalkmış, "dolar eşittir dolar" prensibi benimsenmiştir. Bu yeni dönemde Amerikan dolarının dünya parası olarak kalmasını sağlayan şey, serbest piyasa ilkeleri değil, bizzat Pentagon'un askeri gücü ve yaptırım tehditleri olmuştur.
Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle'ün dolarları altına çevirme talebine verilen "Pentagon yanıtı", aslında bugünkü 38 milyonluk trajedinin de habercisiydi.
ABD, kendi para biriminin hegemonyasını korumak için Vietnam'da, Irak'ta ve Afganistan'da sadece askeri müdahalelerle kalmadı; aynı zamanda bu ülkelerin ekonomik damarlarını kesti.
Mearsheimer'ın vurguladığı gibi, kapitalizmin bu en vahşi aşaması, sermaye birikimini sürdürebilmek adına milyonlarca sivilin feda edildiği bir sömürü düzenine dönüştü.
Hiroşima ve Nagazaki ile başlayan, Vietnam'da köyleri yakan, bugün ise yaptırımlarla sessizce can alan bu süreç, aslında aynı "tek dişi kalmış canavar" anlayışının farklı tezahürleridir.
İcazet kültüründen özgün medeniyete büyük fotoğrafı görmek
Bugün küresel ölçekte yaşanan çatışmaları, Gazze'deki soykırımı veya bölge savaşlarını sadece yerel aktörler üzerinden okumak büyük bir yanılgıdır.
İsrail'in yürüttüğü katliamların arkasındaki asıl lojistik ve siyasi iradenin Washington olduğu gerçeği, Mearsheimer gibi içeriden isimlerin itiraflarıyla daha net görülmektedir.
Amerika'nın kuruluş aşamasında Kızılderililere ve ardından Afrika'dan getirilen kölelere uygulanan sistematik şiddet, bugün yaptırımlar aracılığıyla küresel bir ölçeğe taşınmış durumdadır.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Kendi insanına dahi acımayan, çıkarları uğruna 38 milyon canı bir kalem darbesiyle silebilen bir yapıdan "demokrasi" ve "insan hakları" beklemek ne kadar mantıklıdır?
Mearsheimer'ın bu ağır tespiti, Batı iradesinden icazet bekleyen, onlardan talimat alarak yol yürümeye çalışan tüm ülkeler için tarihi bir uyarı niteliğindedir.
Kendi ayakları üzerinde duramayan, kendi medeniyet köklerine tutunamayan her yapı, en nihayetinde bu devasa sömürü çarkının bir dişlisi haline gelme riskiyle karşı karşıyadır.
38 milyonluk bu acı tablo, dünyanın vicdanına düşen kara bir leke olduğu kadar, mazlum milletlerin artık uyanması gerektiğini haykıran bir gerçektir.
