Ortadoğu’nun ortasına Siyonizm’in marka ismi İsrail’i devlet olarak kurduran güç hem Ortadoğu’yu hem de dünya barışını tehdit etmeye devam ediyor. Bu tehditte İsrail yalnız değil. Kendisi ile beraber hareket eden İngiltere’sinden Amerika’sına Fransa’sından Almanya’sına kadar birçok ülkede İsrail’e eşlik etmektedirler Ortadoğu, sahip olduğu coğrafi konum itibari ile stratejik önem arz eden bir noktada bulunmaktadır. Ortadoğu, dünya petrolünün büyük bir bölümünün üretildiği bir bölgedir. Dünya hakimiyeti kurmak isteyen emperyalist güçler, hem bu stratejik noktaya hâkim olmak hem de bölgenin sahip olduğu zenginliklerini sömürmek istemektedirler.

Bölge, Müslümanların olduğu kadar semavi dinlerin tahrif edilmiş haline inanan Hıristiyanlar ve Yahudiler için de ayrı bir öneme sahiptir. Uzun dönem Osmanlı hakimiyetinde kalan Ortadoğu, emperyalist güçlerin bölgeye silahlı güçleri ile yerleşmeleri, ajanları vasıtasıyla sağladıkları yerli halkın ihanetleri sonucu biz Türklerin bölgeden ayrılmasını sağlamışlardır. Birinci dünya harbi sonrasında adeta cetvelle çizilerek sınırları belirlenen bölgede birçok suni devlet kurdurulmuş ve kurdurdukları suni devletlerin başına kukla yöneticiler oturtulmuştur. Bu devletlerin de birlikte hareket etmelerinin önüne geçmek için birbirlerine karşı düşmanlık tohumları ekilmiştir. Emperyalistlerin sinsi faaliyetleri sonunda imamesi dağılmış tespih daneleri gibi paramparça olan Ortadoğu aynı dine inanmalarına rağmen Osmanlıdan sonra bir araya gelememişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu, İngiliz ve Fransız nüfuz alanı olarak ön plana çıkarken İkinci Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin dağıldığı 1991 yılına kadar ise Ortadoğu, iki büyük gücün hâkimiyet yarışına sahne olmuştur.

ABD Doktrinleri

Ortadoğu’da yaşanan güç savaşlarını doğru değerlendirebilmek için Amerikan başkanlarının doktrinlerini ve bu doktrinlere uygun geliştirilen politikaları iyi değerlendirmek gerekir. ABD, kuruluşundan 1941 yılına kadar ABD Başkanı James Monroe (1817-1825) tarafından 2 Aralık 1823’te açıklanan doktrin çerçevesinde izolasyonist (yalnızlaştırıcı) bir dış politika izlemiştir. Bu doktrinle ABD, Avrupa ülkelerinin içişlerine müdahale etmeyeceğini açıklamıştır. Ancak, ABD’nin Monroe doktrini ile şekillenen politikası XX. yüzyılın başında değişmeye başlamıştır ABD, Sovyet yayılmacılığını önlemek için ekonomi, güvenlik ve dış politika alanında Truman, Eisenhower, Nixon, Carter, Reagan, Bush doktrinleriyle Marshall Planı’nı devreye sokmuştur. Sovyetler Birliği’nin genişlemesinden ve komünizmin çevre ülkelere yayılmasından endişe duyan ABD Başkanı Harry Truman, komünizm karşıtı devletleri desteklemek ve bastırma planını hayata geçirmiştir.

12 Mart 1947 tarihinde yayımlanan Truman Doktrini, komünist yayılmacılığa karşı Türkiye ve Yunanistan üzerindeki Sovyet baskılarına karşı şekillenmiştir. ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, 1947 Haziran ayında Harvard Üniversitesinde yaptığı konuşmada Avrupa devletlerinin ekonomisini Amerikan malî ve endüstriyel yardımı ile canlandırmayı içeren bir program önermiştir (Uçarol, 1995: 667). 22 Eylül 1947’de Türkiye’nin de dahil olduğu 16 Avrupa ülke temsilcisi bir Ekonomik Kalkınma Programı hazırlayarak ABD’ye sunmuştur. Marshall Programına göre; Avrupa ülkelerine sağlanacak dış yardımlarla, bu ülkelerin yıkılan ekonomilerini düzeltmek, komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmak ve Ortadoğu petrollerini ele geçirmek amaçlanmıştır. Eisenhower Doktrini, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın 5 Ocak 1957’de Kongre’ye gönderdiği yetki talebi ile gündeme gelmiştir. Bu program kapsamında, komünizme karşı mücadele eden Ortadoğu ülkeleri Batı Bloğunda yer almasa bile ABD tarafından yapılacak silah ve asker yardımından faydalanması planlanmıştır. Eisenhower Doktrini, Ortadoğu’da ilk olarak Ürdün’de uygulanmıştır. Ürdün Kralı, ülkesinde kaosun giderek artması sonucunda ABD’den yardım talep etmiştir. ABD, Ürdün’ün komünizmin tehlikesi altında olduğunu ileri sürerek bu ülkeye 10 milyon dolarlık yardım paketi göndermiştir. Eisenhower doktrini, Lübnan, Pakistan, Irak, Türkiye Yunanistan, Afganistan, Libya, Tunus, Fas ve İsrail tarafından kabul edilmiştir. Böylece ABD, Ortadoğu üzerindeki nüfuz ve etki gücünü göstermiştir. ABD’nin Ortadoğu’da izlediği politikanın devamı olarak 25 Temmuz 1969’da Nixon Doktrini yayımlanmıştır. Bu doktrinle, ABD’nin müttefik ve dostlarının gelişmesine ve savunmalarına yardım edeceği, ancak özgür dünyanın jandarmalığına soyunulmayacağı açıklanmıştır. ABD, bölgenin korunması noktasında Truman ve Eisenhower Doktrinleri’nin aksine ülkelere doğrudan askerî müdahalelerde bulunmak yerine askerî ve ekonomik yardımlarla destek vermiştir

Carter döneminde Ortadoğu’da dengeler değişmiştir. 1979 yılında İran’da İslam Devrimi meydana gelmiş, Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmiştir. Bu iki gelişme sonucunda bölgedeki güç dengesinin Sovyetler Birliği’nin lehine değişmesine engel olmak amacıyla ABD, bölgeye müdahale etmek zorunda kalmış ve bölgeye yönelik politikasını değiştirmiştir. Başkan Jimmy Carter’ın, 23 Ocak 1980 tarihinde, Temsilciler Meclisi’nin düzenlediği ortak oturumda sunduğu “Birliğin Durumu” raporunda Basra Körfezi bölgesine yapılacak bir saldırının ABD’nin yaşamsal çıkarlarına yöneltilmiş bir saldırı olarak kabul edileceğini ifade etmiştir. Bu açıklama ile, ABD’nin yaşamsal çıkarlarını korumak için askerî güç kullanımı da dahil her türlü önlemi alacağı dile getirilmiştir. ABD Başkan Carter’ın bu bildirisiyle ABD, Doğu Asya, Ortadoğu, Afrika Boynuzu ve Basra Körfezi’nde önemli tarihsel sorumlulukları bulunduğu gerekçesiyle askerî güvenlik şemsiyesini körfez bölgesini de kapsayacak biçimde genişletmiştir. Başkan Reagan’ın 1985 yılında açıkladığı doktrinle, ABD’nin Afganistan, Nikaragua, Kamboçya ve Nijerya başta olmak üzere bütün anti-komünist askerî veya siyasî hareketleri destekleyeceğini ilan etmiştir. Doktrinin amacı komünizmin yayılmasını önlemek, komünizm tehlikesi olan yerlere her türlü desteği vermektir.

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a yapılan saldırılardan sonra ABD, yeni ulusal güvenlik stratejisini “Bush Doktrini” olarak tanımlanan pre-emption (önalma) ve prevention (önleme) stratejileri üzerine bina etmiştir. Bush doktrini, ABD’nin dünyanın tek süper gücü olduğu ve buna bağlı olarak da gelecek dönemlerde kendi hegemonyasını tesis etme amacına dayanmaktadır. ABD, yeni güvenlik stratejisinde güvenliği garanti altına almak için kuşatma (containment) politikasından vazgeçip, bunun yerine kendisine veya müttefiklerine gerçekleşmesi muhtemel olan tehditlerin fiilen gerçekleşmesini beklemeden müdahale edeceği önleyici savaş (preventive war) doktrinini geliştirmiştir. Bush’un önleyici savaş stratejisi teröristlere ve terörizme yataklık yapan devletlere, kitle imha silahlarına sahip olanlara veya bu silahları kullanma amacında olan ülkelere ve bu ülkelerin düşmanca davranmalarına karşı kuvvet kullanmayı amaçlamaktadır.” (1)

1- Davut Kapucu, ABD’nin Ortadoğu politikasına kendi ulusal güvenlik doktrinleri ekseninde bir bakış, Anadolu Akademi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 3 Sayı 2, 2021

QOSHE - AMERİKAN DOKTRİNLERİ VE ORTADOĞU (1.. - Hüseyin Toptaş
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

AMERİKAN DOKTRİNLERİ VE ORTADOĞU (1..

8 0
29.12.2023

Ortadoğu’nun ortasına Siyonizm’in marka ismi İsrail’i devlet olarak kurduran güç hem Ortadoğu’yu hem de dünya barışını tehdit etmeye devam ediyor. Bu tehditte İsrail yalnız değil. Kendisi ile beraber hareket eden İngiltere’sinden Amerika’sına Fransa’sından Almanya’sına kadar birçok ülkede İsrail’e eşlik etmektedirler Ortadoğu, sahip olduğu coğrafi konum itibari ile stratejik önem arz eden bir noktada bulunmaktadır. Ortadoğu, dünya petrolünün büyük bir bölümünün üretildiği bir bölgedir. Dünya hakimiyeti kurmak isteyen emperyalist güçler, hem bu stratejik noktaya hâkim olmak hem de bölgenin sahip olduğu zenginliklerini sömürmek istemektedirler.

Bölge, Müslümanların olduğu kadar semavi dinlerin tahrif edilmiş haline inanan Hıristiyanlar ve Yahudiler için de ayrı bir öneme sahiptir. Uzun dönem Osmanlı hakimiyetinde kalan Ortadoğu, emperyalist güçlerin bölgeye silahlı güçleri ile yerleşmeleri, ajanları vasıtasıyla sağladıkları yerli halkın ihanetleri sonucu biz Türklerin bölgeden ayrılmasını sağlamışlardır. Birinci dünya harbi sonrasında adeta cetvelle çizilerek sınırları belirlenen bölgede birçok suni devlet kurdurulmuş ve kurdurdukları suni devletlerin başına kukla yöneticiler oturtulmuştur. Bu devletlerin de birlikte hareket etmelerinin önüne geçmek için birbirlerine karşı düşmanlık tohumları ekilmiştir. Emperyalistlerin sinsi faaliyetleri sonunda imamesi dağılmış tespih daneleri gibi paramparça olan Ortadoğu aynı dine inanmalarına rağmen Osmanlıdan sonra bir araya gelememişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu, İngiliz ve Fransız nüfuz alanı olarak ön plana çıkarken İkinci Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin dağıldığı 1991 yılına kadar ise Ortadoğu, iki büyük gücün hâkimiyet yarışına sahne olmuştur.

ABD Doktrinleri

Ortadoğu’da yaşanan güç savaşlarını doğru değerlendirebilmek için Amerikan başkanlarının doktrinlerini ve bu doktrinlere uygun geliştirilen politikaları iyi değerlendirmek gerekir. ABD, kuruluşundan 1941 yılına kadar ABD Başkanı James Monroe (1817-1825) tarafından 2 Aralık 1823’te açıklanan doktrin çerçevesinde izolasyonist (yalnızlaştırıcı) bir dış politika izlemiştir. Bu doktrinle ABD, Avrupa ülkelerinin içişlerine müdahale etmeyeceğini açıklamıştır. Ancak, ABD’nin Monroe doktrini ile şekillenen politikası XX. yüzyılın başında değişmeye başlamıştır ABD, Sovyet yayılmacılığını önlemek için........

© Yeni Meram


Get it on Google Play