Kırılmak ve Biz

İnsan olmanın en gizli, en derin yanlarından biri kırılmaktır.

Kimi zaman bir bakışta, kimi zaman bir susuşta, kimi zaman da hiç söylenmeyen bir sözde gizlenir.
Hepimiz hayat yolunda yürürken görünmez darbeler alırız. Dışarıdan güçlü görünürüz belki, ama içimizde bir yer sessizce çatlar.

Kırılmak, aslında yaşamın bize sürekli fısıldadığı bir gerçektir: Ne kadar yürekten hissediyorsak yaşanmışlıkları ve hayat sahnesine koyduklarımızı ve de değer veriyorsak o kadar kırılıyoruz. Kırılmak…

Aslında hepimizin ortak hikâyesi. Kalplerimiz, incecik bir cam gibi. Kimimizde ince işlenmiş bir kristal, kimimizde sıradan bir bardak gibi. Dışarıdan sağlam görünür ama bir dokunuş, bir ses, bir ihmal, bir unutkanlık…

“Ve çat diye bir çizik belirir!”

İşin tuhafı, çoğu zaman bu çatlağı dışarıdan kimse görmez. Ama biz biliriz, biz hissederiz.
Kalbin içinden geçen sızı, sessiz bir çığlık gibi dolaşır damarlarımızda.

Çocukluktan başlar aslında çoğu zaman kırılmak. Bir “aferin” beklerken duyduğumuz sessizlik, bir sarılma umarken gelen mesafe, “ben buradayım” derken görülmeyen varlığımız vs…

Ve yıllar boyu öğrendiğimiz şey şudur:

Kırıldığını belli etme.

Sus.

Unut.

Halının altına süpür vs…

Ama insan unutmuyor, biriktiriyor!

Ve o birikmiş kırgınlıklar, yıllar sonra başka adlarla, başka hikâyelerle, başka öfkelerle çıkıyor karşımıza. Kierkegaard’ın sözleri bu noktada yankılanır: “Hayat ancak geriye bakarak anlaşılır; ama ileriye doğru yaşanır.”

İlişkilerde de öyle değil midir?

Bir sevgilinin umursamaz tavrı, bir eşin göz göze gelmeyi unutuşu, “beni anla” diye fısıldayan kalbin cevapsız kalışı…

Bunların her biri içimizde sessiz bir yara açar. Ama biz çoğu zaman konuşmayız. Çünkü korkarız: “Söylersem yanlış anlaşılır mı?”, “Tartışma çıkar mı?”, “Ya bana alıngan derse?” Oysa kırıldığını dile getirmek, aslında “sana önem veriyorum” demektir.

Nietzsche’nin dediği gibi: “Bizi kıran şeyler değil, onlara yüklediğimiz anlamlar yaralar bizi.”

En çok kırıldığımız insanlar, aslında en çok değer verdiklerimiz değil midir?

Ve aile…

En güvenli limanımız olması gereken yer. Ama aynı zamanda en derin yaralarımızın da başladığı yer.

Çocuklukta duyulmayan bir teşvik, görülmeyen bir başarı, büyüdüğümüzde anlaşılmayan bir derdimiz…

Hepsi kalbimizin bir köşesine işler. Ama aile içinde kırgınlık dile getirmek çoğu zaman “büyük bir yanlış” gibi görülür.

Susarız!

Fakat susmak, kırgınlığı yok etmez; sadece derinleştirir. Montaigne der ki: “İnsanın en büyük zaafı, kalbindeki kırılganlığı saklamaya çalışmasıdır.”

Ve Fromm’un uyarısını hatırlamak gerekir bu noktada: “Sevgi, kırılganlığı kabul edebilme cesaretidir.”

Mevlânâ ise gönülden seslenir: “Gönül bu, kırılır; ama unutma, kırıldığı yerden ışık sızar.”

Bazen küsmek ile kırılmak arasındaki ince çizgiyi fark edemeyiz. Küsmek, çoğu zaman ani, geçici ve çoğu zaman da yüzeysel bir tepkidir; oysa kırılmak, sessizce kalpte yer eden, derin ve ağır bir hisse dönüşür. Gençken, bir söze, bir bakışa ya da bir davranışa hemen kırılırız; bazen de küsmekle kırılmayı birbirine........

© Yeni Düzen