“Şetaret Sokak’ta, bir balkonda…” |
Balkondan sarkmışım, başım aşağıda. Hafif karanlıkta dünyayı ters görüyorum. Belli ki sarkıtılmışım. Loşlukta, kim tutuyor, kim sallıyor, göremiyorum. Ağlar başım Bağlarbaşı’mda yeri gök, göğü yer gibi görüyor. Bağlarbaşı’mda, bilmiyorum, kaç yaşımda.
Belleğimde böyle bir iz... Ne travması var ne de hakikat mi diye sağlaması.
6 yaşımdan küçük olmalı iz. Bir rüya, bir kâbus muhtemelen. 6 yaşımda başladığım yatılı okulda yeniden yeniden üreterek kadim bir miras gibi zihnimde taşımış olmalıyım, hiç düşürmeden düşümden.
Kentimin ve bizzat kendimin ilk hafıza kayıtlarını Bağlarbaşı’nda yapmıştım. Zeynep Kamil’de doğup az ilerideki Şetaret Sokak’ta bir daireye yerleşen bebek, Rum ev sahiplerimizin, Müslüman, Rum, Ermeni, Yahudi komşularımızın, Bakkal Yani’nin, yoğurtçu faninin paylaştığı havayla büyüdü.
Altunizade çayırındaki pazar yerinden alınan tuzlu, sarı tereyağı da adeta hafızasına hep sürerek, Papatya tarlası olurdu orada; bir de, şimdi bayram var ya, bayram yeri. Çiftlik Sineması’nda ilk hayal yolculuklarına da orada çıktım.
Büyük bir deprem olduğunda, Çiftlik’tekinde değil, Zeynep Kamil tarafındaki yazlık sinemadaydık. Bak şimdi, yazarken aklıma geldi: Babam ölmüştü, değil mi? Ve biz annem, abla bildiğim, esasında yarı anne teyzem, evde yalnız kalmaya korkmakla kalmayıp asla yalnız da bırakılmayarak, karşı apartmanda Safet yoksa Savet ya da Servet miydi, teyzelerde kalmamış mıydık? Depremin kim bilir nerede hangi canları yaktığını bilmeden, öyle anında haber filan almadan, korkudan sıyrılıp kahkahalarla dolu bir geceye dalmamış mıydık?
Ah Bağlarbaşı! Bunda da mı yanıltıyordun yoksa beni? Bunlar hafızamda kalanlar değil de, hafızam boş kalmasın diye sonradan karalayıp ona yazıverdiklerim miydi?
Sonradan, çok sonradan yeniden gittim Şetaret Sokak’a. O küçük çocuk için Şetaret bütün dünyaydı ve paralel sokaklar, Altunizade, 1 Numaralı tramvayla gidilen Kısıklı, Çamlıca, Fıstıkağacı, Doğancılar, Üsküdar komşu gezegenlerdi. Kadıköy; daha mesafeli, daha zengin, daha mağrur... Caddebostan yazlık Nişantaşı, Avrupa Yakası bildiğin Avrupa, Şişli hakikaten “Lüküs Hayat”tı.
Büyümüş adam anılarını karıştırmak istedi; büyümüş, şişmiş Bağlarbaşı’nda. Altunizade betondu; Karacaahmet yine ölüm, Zeynep Kamil yine doğumdu. Rum, Ermeni, Musevi mezarlıkları, tek tük kalmış hayatlardan tek tük gelmiş ölümleri bekliyor ve kapanmış hüzün, ayrılık ve acı dolu sayfaları muhtemelen sadece gece sessizliğinde açıyordu. Kiliseler duruyordu; duvarların, tel örgülerin arkasına saklanmıştı, çocukluğumun “azınlık sürgünü” yıllarından beri böyle miydi?
Balkonda baş aşağı kâbusum, 5-6 yaşında bir çocuğa bile ulaşan ve birdenbire bulaşan tuhaf etnik nefretle elimde buluverdiğim çivili tahtayla arkadaşım Artin’e vuruşum olabilir miydi? Böyle bir şey de olmuş muydu yoksa 1963’te “Kıbrıs vakası” sebebiyle Bağlarbaşı’ndan da kazınan ve malını mülkünü bırakan Rum komşuların, ev sahibimizin, “öteki herkes”in de “Rum” sayılışının, o sıra idrakten uzak küçük kafama vura vura çivilenerek ruhumda bıraktığı “masum suçluluk” kalıntıları mıydı?
Şöyle bir şey var: “Kent”, yani bazı kentler, bizimki gibiler “hafızayı” o kadar hızla yok ediyor ki, bir köşenin bir olayı, bir insanı, bir anıyı hatırlatması ve bu hatıranın kendini saldırılardan koruyup anıtlaşması mümkün olmuyor.
Bu sadece “etnik” değil, “estetik” mesele. Sadece nefretlerin eseri değil, ihtirasın, hızın, iştahın, yıkıcı inşaatın hafızayla pek işinin olmamasının bellek enkazı da. “Öteki” gibi, “önceki” de mühim değil! Tarih hayattan ziyade ölüm üzerinden mühim olunca, insanların ve mekânların hatırasının yaşaması da mühim bir şey değil.
Şetaret’te, belleğimden kalan kırıntıları bir araya getirmeye çalışıyorum: Macit, arkadaşım. Metin ile Oya, dedemin hediyesi iki keçim. O yaştan sıkı Beşiktaşlı olduğum halde, sarı kırmızı bir aşkın fotoromanını keçilerime isim vermişim. Fındık, mahallenin beni severken ısıran köpeği. Cağaloğlu’nda devasa iğneyle kuduz aşıları. Sonra sonra, “Çocuk bu aşılar yüzünden aşırı zayıfladı” sesleri.
Tel dolap... Sandalye koyup üstünden aşırdıklarım. Babamın 1960 Roma Olimpiyatları’nı izleyip her gün gazeteye, hem de manzum olarak yazdıktan sonra, Almanya’da aldığı minicik Bosch buzdolabının eve gelişi; altına tahta konup adeta topuklu ayakkabı üzerinde daha çekici hale getirilişi.
Sahi balkondaki küpün içine baş aşağı girmiş miydim? Neden belleğimde hep baş aşağı sahneler var? Küpü anlattılar da ben onu balkondan baş aşağı sarkıtılmam olarak mı yazdım hafızamın karalama defterine? Hangisi ölüme daha yakın diye korkularımda mı yarıştırdım?
Tam paraleldeki Selamet Sokak’ın müstakil evleri hala duruyordu. O renkli, güzel evler küçüklüğümün arka sokak hayalleriydi. Sınırı gizlice geçip kapı zillerini çalarak kaçtığımız yabancı, gizemli bir ülkeydi arka sokak.
Adı üstünde o Selamet Sokak’ın yanında Şetaret adı aslında daha gizemliydi. Bir çırpıda bilemezdin, manası nedir, diye. Sadece Kanlı Nigar’daki kalfanın adı değil, Yakup Kadri’nin Melek Hanım Konağı’ndaki “çocukça neşe”ydi: “Bedbahtlığın yerini bıraktığı çocukça neşe.” Cemal Süreya’nın “Şetaret”i ise, Ankara’da dizilen, “Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli........