Hakikat kapısı
Her insan bir kitaptır. Ancak bazı insanlar bir kütüphanenin, bir milletin, bin yıllık bir hafızanın kitabıdır. Mesele onu idrak edebilmekte ve o müphemliği okuyabilmektir. İnsan, kendi gizemini çözmeye çalışırken aslında içinde uyuyan o kadim dili uyandırır. İnsan eğer küçük bir âlemse, bu âlemin bütün bilinmezliğini, gizemini ve tılsımını ruhunda taşır. Âlemde var olan her eşyayı görüneni ve görünmeyeni ile birlikte kavrayan insan, aslında vasıflarını genişletmekte, tabiri caizse "kitabileşmektedir". Kitap, bilginin anahtarını insana taşır. Ancak mesele o kapıdan içeri girince hangi dille konuştuğunuz, hangi kavramla dertleştiğinizdir.
Her kitabın bir kapağı, her şehrin bir kapısı vardır. Hakikatin de kapısı vardır. Kapısız bir şehre girilemeyeceği gibi, edepten, sadakatten ve teslimiyetten mahrum bir kalp de hakikatin iklimine giremez. İnsan bazen ömrünü duvarların etrafında dolaşarak geçirir; oysa kapı yanı başındadır. Mesele kapıyı görmek değil, o kapıya layık bir hâl ile varabilmektir. Çünkü hakikat, kendisini zorlayana değil; kendisine teslim olana açılır.
Bu noktada ilmin ve hakikatin silsilesini doğru kavramak icap eder. Peygamber Efendimiz (sav); "Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır" buyurarak o muazzam hakikat coğrafyasını tarif etmiştir. Cenâb-ı Hak Bakara suresi 189. ayette şöyle buyurur: ﴿وَاتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا﴾ "Evlere kapılarından girin." Müfessirler bu ayetin zahirî hükmünün yanında bâtınî bir inceliğine de işaret etmişlerdir. Hakikatin de bir kapısı vardır. Usulsüz ilim, rehbersiz irfan ve edepsiz marifet, insanı maksada ulaştırmaz. Allah Teâlâ bize sadece evlere değil; hikmete, ilme ve hakikate de kapılarından girmeyi öğretmektedir.
Şehrin kendisi, bütün nurların cem olduğu âlemlere rahmet Resûlullah Efendimizdir. Hatice Validemiz ise o ilim şehrine açılan ilk şefkatli anahtardır. İlk sükûnet, ilk sarılış, ilk örtünüş, ilk inanış ve sığınaktır. O’nun anahtar oluşu, vahyin ağırlığı altında titreyen kalbi dindirmesinden ve hakikatin kapısını sadakatle tasdik etmesindendir. Hz. Ali Efendimiz (ra) ise o şehre girişin yegâne kapısıdır. İlim kapısının cesaretine ve irfanına yaslanmadan Şehir’in sırlarına vâsıl olmak mümkün değildir. Bizim nasibimiz ise bu mukaddes silsilenin gölgesinde akıl nimetini bir alet olarak kullanmak, yaratılış sırrındaki o ruhun keşfine çıkmaktır. Unutmamalıdır ki akıl, düşünmenin, tefekkürün ve sorgunun en belirleyici unsurudur.
Bunun içindir ki İslâm medeniyetinde akıl hiçbir zaman ilahlaştırılmamış, fakat küçümsenmemiştir de. Akıl, vahyin önüne geçirilince insanı kibre; vahyin arkasına alınınca hikmete ulaştırır. Akıl kandil ise, vahiy onun yağıdır. Yağı olmayan........
