Ramazan ayı ve “ahlâk ekonomisi”: İsraf, gösteriş ve fırsatçılık

Ramazan ayı, büyük çoğunluk için hâlâ “hayatlarımızda sadeleşme” demektir: Evde kurulan mütevazı sofralar, akraba–komşu ziyaretleri, ölçülülük, ibadetin yoğunlaşması ve ihtiyaç sahipleri ile dayanışma ve onları gözetme… Bu geniş ve sessiz çoğunluğun hakkını teslim etmek gerekir. Ne var ki aynı anda, toplumsal olarak daha görünür bir kesimde, eskiden “ayıp” sayılacak ve insanın yapmaktan utanacağı davranışların bugün “moda” gibi dolaşıma girdiğini de inkâr edemeyiz. Lüks mekânlarda iş yemeğine dönüşen iftarlar, sahuru bir tür eğlence tüketimine çeviren organizasyonlar, “zenginlerin zenginleri ağırladığı” kapalı devre sosyalleşmeler ve Ramazan talebini fırsata çeviren fiyatlandırma pratikleri… Bunlar sadece manevî bir yaralanma üretmiyor; aynı zamanda toplumsal ölçekte iktisadî bir maliyet doğuruyor.

Bu yazıda meseleye “ahlâk ekonomisi” penceresinden bakmak istiyorum. Çünkü Ramazan’ın normatif iddiası yalnızca bireysel bir arınma değil; toplumsal davranış kalıplarını da dönüştürmesi beklenen bir ölçülülük rejimidir. Oruç, en yalın biçimiyle, insanın tüketim karşısındaki otomatik refleksini yavaşlatır; nimetin kıymetini hatırlatır; empatiyi genişletir; israfı azaltır; paylaşımın ve dayanışmanın zemininin güçlenmesine hizmet eder. Bu hedeflerin iktisadî karşılığı açıktır: kaynakların düşük fayda üreten alanlardan çekilip daha yüksek sosyal fayda üreten alanlara yönelmesi. Başka bir ifadeyle Ramazan, teoride, toplumsal refah kaybını minimize etmeye elverişli bir ahlâkî çerçeve üretir. Pekiyi, pratikte bazı görünür kesimler eliyle neden bunun tersi üretilir hale geldi?

2. İSRAFIN İKTİSADÎ ANLAMI: TOPLUMSAL REFAH KAYBI

İsrafı sadece “fazla tüketim” diye daraltmak doğru değil. İktisatçı gözle israf, kaynakların düşük fayda üreten biçimde tahsis edilmesidir. Aşırı çeşitlenen menüler, ihtiyaçtan fazla alınan gıda, artanların sistematik biçimde çöpe gitmesi; hatta yalnız gıda değil, gösterişli organizasyonların yarattığı zaman ve emek maliyeti… Bunların tümü, “aynı kaynakla daha yüksek fayda üretme” imkânının heba edilmesi anlamına gelir.

Bu noktada iki kanal öne çıkar. Birincisi fırsat maliyeti: Varlıklı bir sofrada “bir ilave çeşit daha koymanın” getirdiği marjinal fayda çoğu zaman düşüktür; oysa aynı kaynak, ihtiyaç sahibi bir hanede temel bir açığı kapatıyorsa marjinal fayda çok yüksektir. İkincisi dağılımsal etkidir: Ramazan dönemlerinde bazı tüketim kalemlerinde yoğunlaşma görülür. Bu yoğunlaşma, arz kısıtları ve piyasa davranışlarıyla birleştiğinde fiyat düzeyi üzerinde baskı yaratır. Enflasyon tartışması bu yazının ana konusu değil; fakat şunu saptamak yeterli: Talep şoku ile fırsatçılık birleştiğinde bedeli en çok düşük gelir grupları öder. Dolayısıyla israf, sadece “ahlâkî bir kusur” değil, somut bir refah kaybı biçimidir. Ramazan’ın amacı refah kaybını azaltmak iken, pratikte bazı gösterişli tüketim biçimleri refah kaybını büyütür.

3. VEBLEN’İN KAVRAMI: GÖSTERİŞ TÜKETİMİ VE KONUMSAL REKABET

İsrafın önemli bir nedeni, Thorstein Veblen’in klasik kavramsallaştırmasıyla “gösteriş tüketimidir”. Yeni sınıf atlamış ve zenginleşmiş insanların ya da para sahibi olmasına rağmen toplumsal itibar sahibi olmayan insanların sergilediği davranış kalıbıdır. Bu tüketimde amaç ihtiyaçların karşılanması değil; itibarın sergilenmesi, aidiyetin ilanı, görünür bir hiyerarşinin........

© Yeni Birlik