“Ankaralı Kürtler”
1960 senesinde, doğup büyüdüğüm memleketim olan Ankara’da, ilkokula başlamıştım. İleri sınıflarda, aklımız yetmeye başlayınca, bazı hadiseleri unutmuyorduk. Sınıfımızda, Kürt arkadaşlarım vardı. Hattâ, mertliklerinden dolayı samimi olduğum ikisinin babası da; “Yedibelâ Rıfat, üçbelâ Yaşar” diye tanınan namlı kabadayı idiler. Bazen onları da görürdüm, beni severlerdi.
Tamam, bunlar bir şekilde, doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinden Ankara’ya gelip yerleşen insanlardı. Onlara bir şey demiyorum. Gelebilir, yerleşebilir. Memleketin her tarafı da, bu vatan evlâdı olan herkesindi. Ama benim esas anlamadığım şuydu:
O senelerde bizim arabamız vardı. Babam rahmetli, bizi yaz aylarında, Ankara’nın kaplıcası olan kazalarına (Ayaş, Kızılcahamam, Haymana gibi) götürürdü. Oralarda bir hafta filân kalırdık.
Ayaş, Kızılcahamam değil de, Haymana’da, oralı olan Kürt’ler vardı. Adam, Doğu Bölgesinden değil, Haymanalı idi. Daha sonraları Bâlâ kazasında da aynı vaziyeti müşahade edince, çocuk aklımla pek anlamıyordum. Tâ ki, büyüyüp de, 16-17 yaşlarımda Risâle-i Nurlarla müşerref olana kadar...
İlerleyen senelerde, tarihçe-i hayatını öğrendiğimiz, Risale-i Nur müellifi Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, memleketinden batıya nefiy, sürgün hadisesinde bu işlerin aslını öğrendim.
Meğer, Ankara’nın kazası; Haymana, Bâlâ gibi kazalara, Kürtlerin zorla sürgün edilip, tehcir hadisesi sonrasında iskân edildikleri de bu yüzdenmiş.
M. Kemal, Osmanlı imparatorluğunu yıkıp, hanedanı zorla yurt dışına sürmesinden sonra ipleri ele geçirip, din-i mübin-i İslâm adına ne varsa, onları yerle bir etme, “Din öldürülecektir, dinsiz nesil yetiştirilecektir!” projelerini tatbik etmeye başlayıp, milletin, bin senelik;........
