Maddenin mana boyutu - Bab-ı Mana (1)

Artık atomu parçalayabiliyor, kuvvetleri ve yasaları en küçük değerlerine kadar ölçebiliyoruz. Semavatın işleyişine dair birçok kapı araladık, birçok sırrı keşfettik. Teknoloji ile maddeyi kullanma ve yönlendirme noktasında tarihte görülmemiş imkânlara ulaştık. Yapay zekâ gibi yeni imkânlarla insanın madde üzerindeki tasarrufu daha da arttı. Fakat bütün bu terakkiyle beraber sessiz ve derin bir kayıp da büyüdü: Mananın idraki zayıfladı.

Asrımızda nazarlar, eşyanın manasından çok maddesine çevrilmek isteniyor.

Eşya, hakikate işaret eden bir ayet gibi değil; kendi kendine kaim bir sistem gibi gösterilmeye başlandı. Bu ise mana-yı harfîden uzaklaşıp mana-yı ismîye saplanmaktır. Yani varlığı, sahibi hesabına değil; kendi hesabına okumaktır.

Hâlbuki eşya kendi kendini izah edemez.

Bir harf nasıl kendi başına bir anlam taşımazsa, şu kâinatın mevcudatı da kendi namına okunamaz. Madde, zatında manasızdır; mana ise onun işaret ettiği hakikatte saklıdır.

Bir çiçek sadece biyolojik bir yapı değildir. Belki bir ilmin, bir hikmetin ve bir iradenin küçük bir fihristesidir. Yıldızlar yalnız ışık saçan maddî gök cisimleri değildir. Belki hassas ölçülerle kurulmuş azametli bir nizamın memurlarıdır; hem en mahir Nakkaş’ın (cc) süslü kandilleridir.

Mana çekilip alındığında eşya yalnız maddeden ibaret kalır. Kâbe’ye sadece taş ve duvar nazarıyla bakılırsa, ondaki kudsiyet görülemez. Sıradan, hatta basit bir mimarî yapı gibi görünür. Hâlbuki onu kıymetli yapan, yapısı değil; işaret ettiği ubudiyet ve kudsî manadır.

Mesele yalnız maddenin varlığı değil, ondaki........

© Yeni Asya