Uğurlar olsun

Ey, gidip gelemediğim!

Ne bitmez heveslerin vardı!

Masum, lekesiz, sade…

Çocukça şeylerdi işte!

Saklambaç oynar gibi…

Öyle kalacaksın sanırdım! 

Nasıl kayboldun birden!

Bunca alıştırıp kendini…

Uğurlar olsun, çocukluğum!

Sonra gençlik oturdu tahtına.

Aşkların düştüğü bahtına…

Kim çare ola gençliğin ahına?!

Dalgalı, simsiyah saçlar…

Keskin, delici bakışlar…

Ya, işte o umutsuz aşklar…

Hani dünyayı fethedecektik?!

Ne yorulmak, ne hastalık…

Haber icar vermeden gitmişsin!

Uğurlar olsun gençliğim…

Son sürat geçip gittiğim…

Merhaba ihtiyarlığım!

Hoş geldin; yorgun gibisin?!

Düştü mü düşlerin, dişlerin?!

Çok olgun gördüm seni…

Deli günlerin geçmiş.

İyi; giden gitsin diyorsun.

Yorgunluk kahvesi içelim mi?

Saçıp savuruyordun ortalığı…

Bir seferinde zor tuttuydum.

Bak; böyle oturmak varmış!

Sakin sakin konuşmak…

Sükûnet ülkesi yakınmış demek!

Fırtınalar yolmuş saçlarını.

Ah’a mı döndü ohların?!

Dur, ağlama; konuşalım.

Puslasını şaşırmış gemi sen misin?!

Aynalar yabancı mı sana?!

Fermanlarını dinleyen yok mu?

Sen mi taşıyorsun artık;

Dermansız dizlerini?!

Feri gitti mi gözlerinin?

Yolun kaçındasın; de hele!

Yarısı otuz beş falan değil!

Kırk altıda gitmiş Cahit.

Kırk yedide sıra arkadaşı Ziya…

Ölüm dediğin hayat gibi…

Amma bir tuhaf gördüm........

© Yeni Asya