Avrupa ve Biz - 2 |
Bu konudaki gözlemlerimizi paylaştığımızda aldığımız tepkiler (ılımlı olanların dışında) iki aşırı uca savrulma eğilimi gösteriyor.
AB’yi mutlak bir medeniyet standardı ve meşruiyet ölçütü olarak içselleştirmiş olanlar, Türkiye, ABD, Rusya ya da başka devletlerdeki gelişmeleri öne sürerek AB’nin sıkıntılarını geçiştiriyorlar. Hatta AB’de yaşanan negatif gelişmelerden söz etmeyi Türkiye’de iktidar yanlısı olmakla itham edenler veya Avrupa düşmanı olmakla eş görenler de oluyor.
Buna karşılık Avrupa’ya karşı çoğunlukla tarihî açıdan meşru gerekçelerle derin tepkili olanlar mevcut demokratik ve hukukî gerilemeyi memnuniyetle karşılıyorlar. Daha kaygı verici olarak da bu kesimin bir bölümü mevcut tablodan bir hükme sıçrıyor ve hukukun karşısında gücün zaferini, demokrasinin her zaman için kötü veya gerçekçi olmayan bir yapı olduğunun delili sayıyor. AB tarihi bu doğrultuda geriye dönük olarak tekrar yorumlanıyor. AB’yi olumlu bir misal olarak görenler ve kazanımlarından söz edenler ahmaklıkla hatta bazen art niyetle itham edilebiliyor.
Franz Fanon’a göre sömürgeleş(tiril)miş özne, reddediş eyleminde bile sömürgecinin kavramsal evrenine hapsolma riskini taşır. Aynı tehlikeden Abdulvahap El Mısıri de epistemolojik ön yargılar bağlamında söz eder.
Avrupa demokratik ölçütlerinin mutlaklaştırılması, bazı taraftarlarını bu ölçütlerin bünyesindeki yapısal şiddete, ayrımcılığa ve demokratik açmazlara karşı körleştirmiştir (standartlarını dışa doğru uygulayan ama kendisini bunlardan muaf tutan seçici evrenselcilik gibi). Mutlak ret ise simetrik bir körlük üretir. Avrupa demokratik geleneklerinin ürettiği........