Zâhir ve bâtında gidenler

Daire-i ism-i Bâtın ile dâire-i ism-i Zâhir, içice ve karşı karşıyadırlar. “Zâhir ile bâtın arasında müşâbehet [benzerlik] varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.”1 Beşerin kısm-ı küllîsi, zâhirde gidiyor. Zâhire meftûn ve kışırda kalıyor. Meselâ; kestanenin zâhiri onun kabuğudur. Mesleklerin, meşreplerin ve hakikatin dahi zâhiri var.

“Lüb, kışrın zararına kuvvetleşir.”2 Yani “Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan, hayalâta sapar. Sırat-ı müstakîmi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.”3

Her şeyin bir de bâtını var. Bâtın hakikattir, özdür. Bâtında gidenler ekáldir. Herkes hakikate muttali olamaz. Hakikate nüfûz edemez. Zâhir kabuk ise, bâtın lübtür, özdür. Kabuk parçalanır, lüb bâkî ve sağlam kalır. Lüb, kışrın zararına kuvvetleşir. Kışır ve sûret eskilenir, incelenir, parçalanır. Daha güzel olarak tazelenir. İman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lüb ile kabuğu tefrik etmez. Demek hakikatin özü bâtındadır. Hakikatin kabuk ve kışrı zâhirdedir. Zâhir, hakikatin kabuğudur, hakikatin kendisi değildir.........

© Yeni Asya