Cellat ve özgürlük masalı |
Trump gerçekten neye odaklanıyor?
İran ile başlayan savaşın üzerinden neredeyse bir ay geçti ama seyrinin nereye gittiğini kimse bilemiyor.
Her gün yeni saldırı haberleri düşüyor; petrol ve altın fiyatları dünyayı sarsıyor.
Enerji krizi artık kucağımızda...
Trump ise çaresizce Rusya kartını oynamaya çalışırken, bölgesel gerilim zirvede.
Trump, tüm dünyadan soğuk tavırlar görmesine rağmen durmuyor.
Avrupa ondan hoşlanmıyor, dünya genelinde ise bir nefret objesine dönüşmüş durumda.
İkinci döneminin başında müttefikleriyle arasını bozmak için elinden geleni yaptı.
NATO’ya zarar verdi, müttefiklerin toprakları üzerinde hak iddia etti.
Yakıp yıkmak için ne gerekiyorsa yapan bir meşum bir karakter var karşımızda.
Beyaz Saray’da kimse ona müttefiklerle ilişkilerin bittiğini ve ülkenin sınırlarına ulaşıldığını anlatamıyor ya da o kimseyi dinlemiyor.
Savaşta ilk kurban her zaman gerçektir.
28 Şubat gecesi, saat 02:30'da Mar-a-Lago’da loş ışıklar altında, başında şapkasıylaönceden kaydedilmiş bir video üzerinden savaşı başlatan Trump; narsizminin ve ihtişam takıntısının esiri olmuş durumda.
İran’ın nükleer programını "yok ettiğini" iddia etmesinden aylar sonra gelen bu bombardıman emri, kendi içindeki çelişkilerin en büyük kanıtı.
Yüzlerce masum sivilin öldüğü saldırılarda bile "Böyle şeyler olur" diyerek sorumluluğu üzerinden atıyor.
Kendi halkına "İran’da dışarısı çok tehlikeli, bombalar düşecek" diye seslenirken, aslında gerçeğin tam kalbine ateş açıyor.
En acımasız ironi tam da burada:
İran halkına "özgürlük" vaat edip kendi ülkesinde basını "vatan hainliği" ile suçlamak.
Trump artık her beğenmediği haberi "düşmana yardım" sayıyor ve muhalif medyayı yargıyla açıkça tehdit ediyor.
Lisans iptali sopasını sallıyor.
Savunma Bakanı Pete Hegseth ise Pentagon’u gerçek haberciliğe kapatıp basın odasını "etkileyicilerle" doldururken, basından "vatansever" manşetler bekliyor.
Gazze’deki soykırımı nasıl yazmadılarsa, şimdi aynısını İran savaşı için yapıyorlar.
Gerçek, otoriter bir stratejiyle yok ediliyor.
Hem içeriden hem dışarıdan...
Amerikan medyasında oligarklar söz sahibi oldukça, Trump’ın "itaat" hayali de gerçeğe dönüşüyor.
Jeff Bezos, geleneksel olarak Demokrat Parti'yi destekleyen ticari çıkarları uğruna Trump'a peşkeş çekti.
Post, seçim öncesinde Kamala Harris’e desteğini ilan etmemişti.
Washington Post çalışanları bu duruma tepki gösterince de neredeyse yarım asırlık çalışanlar bile işten çıkarıldı.
Medya kuruluşları teslim oldu.
Ama çalışanları olmadı.
Bu durum Trump'ın işine gelmedi.
Her yerde basının başını ezmek için ne gerekirse yapıyor.
Tehdit ediyor, kovuyor, yargılıyor...
Trump’ın sadık kalesi MAGA (Amerika'yı Yeniden Büyük Yap) hareketi de bu savaşla birlikte ikiye ayrıldı.
Seçim kampanyasında "savaşları bitireceğiz, kendi içimize döneceğiz" diyen izolasyoncu kanat, Trump’ın bir yılda yedi cephede savaş açmasını "ihanet" olarak görüyor.
Seçim döneminde Trump'ı destekleyen önemli isimlerin "İran yakın bir tehdit değildi, bu savaş İsrail lobisinin baskısıyla başladı" diyerek istifa etmesi, hareketin içindeki o derin ideolojik yarılmanın kanıtı.
Bir yanda Trump’a körü körüne sadık olanlar, diğer yanda "Önce Amerika" ilkesine aykırı bu "sonsuz savaşlara" isyan edenler var.
Hatta 1967’deki USS Liberty olayının bile yeniden tartışmaya açılması, bu çatlağın ne kadar eskiye ve derine gittiğini gösteriyor.
Mesele sadece Trump değil; ona oy veren 78 milyon insanın varlığı, dünyanın gözünde Amerika’yı "güvenilmez" kılıyor.
Amerikan seçmeni aslında sadece "refah ve istikrar" istiyor.
Ancak Trump ve peşindeki aktivist taban, halkın huzuru yerine kendi takıntılarını dayatıyor.
Seçmen "Huzurum nerede? Petrol fiyatları neden uçtu?" diye sormaya başladığında, bu kaosun seçim sonuçları üzerindeki etkisi çok ağır olacaktır.
Demokrasinin en eski vaadi olan "hükümetten hesap sorma hakkı", Trump’ınotokratik hevesleri altında can çekişiyor.