Bayramın üçüncü günü… Eksiklerimizle birlikte

Ne eski kalabalıklar kaldı ne de gelenekler tamamen silindi.

Kapılar çalınıyor ama eskisi kadar uzun oturulmuyor.

Telefonlar açılıyor ama sohbetler yarım.

Ziyaretler yapılıyor ama herkesin aklı başka bir yerde.

Büyüklerimizi kaybettik, en sevdiklerimizi kaybettik.

Gidenin ardından kalan her bayram, biraz daha eksiltiyor insanı.

Bir süre sonra gerçekten o tat, gerçekten kalmıyor.

Bazıları için bu ilk bayram…

Onsuz geçen ilk günler.

İşte o zaman öğreniyor insan “kara bayram” ne demek.

Kalabalığın içindesin ama birkaç sandalye hep boş.

Telefon rehberinde duruyor hâlâ o isim ama arayamıyorsun.

Silmeye kıyamadığın, aramaya cesaret edemediğin bir boşluk…

Savaşlar, yıkımlar, sirenler, enkaz altında kalan çocuklar…

Bir yerde çocuklar harçlık topluyor…

Başka bir yerde çocuklar hayatta kalmaya çalışıyor.

O hâlde “iyi bayramlar”

Ya da bazı çocuklara OHAL’de bayram…

Yeni dünya düzeni dedikleri tam da bu.

Aynı anda hem kutlayabilen hem de bayram edemeyen bir dünya.

Bir yanda mesajlar, indirim kampanyaları, tatil planları…

Diğer yanda kayıplar, eksikler, yetişemeyen hayatlar…

Aynı günün içinde iki ayrı gerçek yaşıyoruz.

Çok hızlı alıştık bu düzene.

Belki de mecbur kaldık.

Herkes eskiyi arıyor.

Ama kimse yüksek sesle söylemiyor:

Eski geri gelmeyecek.

Çünkü sadece zaman değişmedi, anlam da değişti.

Bayram artık sadece bir gün değil, bir hatırlama biçimi oldu.

Yeni nesle anlatmak neredeyse imkânsız.

Onlar da biliyor ama bizim bildiğimiz gibi değil.

Bizim yaşadığımızla onların yaşadığı aynı şey değil.

Çünkü o bağ bir yerde koptu.

Bence o kopuş, yaz dönemine denk gelen yıllarda başladı.

Bayramlar artık tatil oldu.

Bir araya gelinen günler, yavaş yavaş kaçış günlerine dönüştü.

Orada bir şey kırıldı.

Dokuz gün tatil demek…

Birkaç mesaj atmak demek…

Ve biraz da uzaklaşmak demek.

Kimseyi suçlamamak lazım.

İş hayatı yoğun, hayat yorucu.

İnsanlar gerçekten dinlenmek istiyor.

Ama bu dinlenme hâli, o uzun sofraları, o kalabalıkları, o bitmeyen sohbetleri sessizce geride bıraktı.

Eskiden her şey biraz daha kırmızı rugan ayakkabı tadındaydı.

Parlak, hevesli, içten…

Çocukluğun o telaşlı mutluluğu gibi.

Şimdi o parlaklık yok.

Ne eşyalarda ne de insanın içinde.

Ama tamamen de kaybolmuş değil.

Bir yandan hâlâ sofraya oturuluyor.

Bir yandan hâlâ bir telefon açılıyor.

Bir yandan hâlâ “iyi bayramlar” deniyor.

Yine de insanın içinde bir yer…

Yeniden başlayabilmenin mümkün olduğuna inanmak istiyor.

Belki de her bahar bu yüzden…

Belki de artık mesele eskisi gibi olması değil.

Bu hâliyle anlamaya çalışmak.

Eksiklerimizle, alışamadıklarımızla, kabullenmekte zorlandıklarımızla birlikte…

Eksilerek de olsa devam edebilmek…

Çünkü başka çaremiz yok.


© Yeni Ankara