Kimse kendini kandırmasın

Türkiye’de hukuk sistemini anlamak için artık anayasa kitaplarını karıştırmak yetmiyor. Siyasi demeç arşivlerini de açmak gerekiyor.

Çünkü bu ülkede bazen mahkeme kararlarını hukukçulardan önce siyasetçilerin sözleri açıklıyor.

Bazen de verilen kararın ne kadar hukuki olduğu değil, kimin işine yaradığı konuşuluyor.

Son günlerde Danıştay 5. Daire’nin Barış Akademisyenleri kararında Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına işaret eden tutumu bu yüzden dikkat çekti.

Eski AKP Milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın hakimleri “Anayasaya sadakatlerinden, AYM kararlarına saygılarından dolayı” kutlaması boşuna değildi.

Normal bir hukuk devletinde bu tür bir kutlama garip karşılanırdı.

Çünkü bir hakimin Anayasa’ya uyması alkışlanacak istisnai bir davranış değil, görevinin ta kendisidir.

Ama Türkiye artık normal olanın bile olağanüstüymüş gibi takdim edildiği bir ülke haline geldi.

Prof. Dr. Metin Günday’ın dikkat çektiği çelişki de tam burada başlıyor.

Aynı Danıştay 5. Daire, kısa süre önce Barış Akademisyenleri dosyasında AYM kararını kendisi için bağlayıcı görmeyen bir çizgideydi.

Şimdi ise farklı bir yaklaşım ortaya koyuyor.

Peki o zaman soru açık değil mi?

Dün aynı ülkede, aynı hukuk düzeninde, aynı anayasa yürürlükteyken mağdur edilenler ne olacak?

Hukuk güvenliği dediğimiz şey, mahkemelerin rüzgâra göre yön değiştirmemesi değil midir?

Bir mahkeme bugün başka, yarın başka konuşuyorsa burada sadece içtihat değişikliği yoktur.

Burada vatandaşın hukuka güvenini kemiren derin bir belirsizlik vardır.

Türkiye’de en istikrarlı alanın, ne yazık ki hukuki istikrarsızlık haline gelmesi işte böyle bir şeydir.

Sorun sadece Danıştay’la da sınırlı değil.

Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamama tavrıyla gündeme gelen dairenin Yargıtay 3. Ceza Dairesi olduğunu özellikle hatırlatayım.

Can Atalay dosyasında yaşananlar, yüksek yargı organlarının bile anayasal hiyerarşi konusunda ortak bir zeminde buluşamadığını gösterdi.

Bir yüksek mahkeme “hak ihlali var” diyor.

Bir başka yüksek yargı organı fiilen “ben bunu tanımıyorum” çizgisine geliyor.

Sonra da bu millete hukuk devleti masalı anlatılıyor.

Osman Kavala kararı ayrı bir başlık. Selahattin Demirtaş kararı ayrı bir başlık. Can Atalay kararı ayrı bir başlık.

Ama aslında hepsi aynı büyük sorunun farklı dosyalarıdır.

Kararlar hukukun evrensel ilkelerine göre mi uygulanıyor?

Yoksa siyasi iklimin çizdiği görünmez sınırlar içinde mi dolaşıyor?

Bu soruya verilen cevaptan önce, toplumun hissettiği cevap önemlidir. Ve toplumun önemli bir kesimi bugün ne yazık ki ikinci seçeneğe daha yakın duruyor.

Zaten ironinin büyüğü de burada.

Bir yanda Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı tartışılıyor.

Öte yanda Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasına karşı Ömer Faruk Eminağaoğlu tarafından açılan davada Danıştay 12. Dairesi’nin dosyayı reddetmeyip esastan incelemeye alması konuşuluyor.

Yani bir dosyada “hukuk var” denildiğinde insanlar sevinç duyuyor.

Başka bir dosyada anayasal ilke uygulanmadığında ise kimse artık şaşırmıyor.

Bu tablo bile başlı başına bir sistem özeti değil mi?

Deniz Yücel dosyasını hatırlayalım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bir dönem Almanya ile yaşanan gerilimde Deniz Yücel için açık biçimde sert bir siyasi dil kullandı.

O süreçte Yücel’in durumu yalnızca bir yargı dosyası olarak değil, aynı zamanda siyasi pazarlıkların gölgesinde konuşuldu.

Rahip Andrew Brunson meselesi ise daha da çarpıcıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Trump’a, “Ver papazı, al papazı” dedi. Papaz itti Fethullah Gülen gelmedi…

Ardından “Bu can bu bedende oldukça o teröristi alamazsınız” diye meydan okudu.

Brunson tahliye edildi. Türkiye’den ayrıldı.

Ve bir anda siyasi söylem ile yargı pratiği arasındaki mesafe herkesin gözü önünde açığa çıktı.

Madem mesele tamamen bağımsız yargıydı, o halde bu kadar net siyasi cümleler neden kuruldu?

Madem karar sadece mahkemenindi, o halde siyasi iktidarın bu dosyalara bu kadar doğrudan müdahil dil kullanması nasıl açıklanacaktı?

Asıl yaralayıcı olan budur.

Çünkü vatandaş şunu düşünüyor:

Demek ki bazı dosyalarda karar mahkeme salonunda değil, siyasi iklimde olgunlaşıyor.

Devlet Bahçeli’nin yıllar önce sıkça hatırlatılan “Ahmetler göreve” çağrısı da bu hafızanın bir parçasıdır.

Yargıya ilişkin siyasi beklentilerin, siyasi yönlendirmelerin, hatta siyasi işaret fişeklerinin kamuoyu önünde verildiği bir ülkede bağımsız yargı tartışması elbette büyür.

Kimse kendini kandırmasın.

Bir ülkede siyasiler mahkemelere doğrudan veya dolaylı mesaj veriyorsa, yüksek mahkemeler arasında anayasanın bağlayıcılığı tartışma konusu oluyorsa, uluslararası yankı uyandıran dosyalarda kararların hukuki olup olmadığı yerine siyasi arka planı konuşuluyorsa, orada sorun sadece birkaç dava dosyası değildir.

Orada sorun, hukuk düzeninin bizzat kendisidir.

Türkiye’de hukuk binası yerinde duruyor. Kapısında da hâlâ “hukuk devleti” yazıyor.

Ama içeri girince insanın kafası karışıyor.

Bir odada AYM kararı bağlayıcı. Öbür odada değil. Bir koridorda özgürlük var. Öteki koridorda aynı dosya başka bir anlama geliyor. Bir gün siyaset “asla çıkamaz” diyor. Bir bakıyorsunuz çıkmış.

Sonra da dönüp millete hukukun öngörülebilir olduğu anlatılıyor.

Hayır. Sorun tam da burada.

Hukuk, vatandaşa sürpriz yapmaz. Hukuk, siyasal iklime göre eğilip bükülmez. Hukuk, dosyadan dosyaya karakter değiştirmez.

Eğer değişiyorsa orada artık hukuk devleti değil, hukuk görüntüsü altında konjonktür yönetimi vardır.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni tartışmalar değil. Türkiye’nin ihtiyacı, aynı anayasanın herkese aynı şekilde uygulanmasıdır.

Barış Akademisyenleri için de. Atalay için de. Kavala için de. Demirtaş için de. Yücel için de. Brunson için de.

Çünkü hukuk seçici davrandığı an, adalet olmaktan çıkar. Güçlülerin işine yarayan bir enstrümana dönüşür.

Ve o zaman en büyük tehlike şudur: Vatandaş mahkemeden karar beklemez hale gelir. Önce siyasi demece bakar. Sonra dosyanın kaderini tahmin etmeye çalışır.

İşte bir ülke için asıl çöküş budur.

Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük mesele, yalnızca bazı yanlış kararları düzeltmek değildir.

Asıl mesele, hukukun gerçekten hukuk olduğuna toplumu yeniden inandırmaktır.

Aksi halde anayasa rafta kalır, kararlar dosyada kalır, adalet ise sadece nutuklarda dolaşır.

Ve geriye şu acı cümle kalır:

Bu ülkede bazen hukuk vardır.

Ama herkese, her zaman ve aynı şekilde uğramaz.


© Yeni Ankara