Ekmek yok, cop çok |
Ucube tek adam rejiminin çok acı bir gerçeği daha yaşanıyor.
İnsanlar açlıkla sınanıyorsa, orada artık sadece bir ekonomik kriz değil, açık bir insani kriz vardır.
110 maden işçisi aylarca maaş alamadığı için Ankara’ya yürüdü.
2026 baharında, ekonomik sıkıntıların toplumun en alt kesimini ezdiği bir dönemde.
Açlık greviyle, kilometrelerce yürüyerek, seslerini duyurmaya çalışarak.
Çünkü bir yıl boyunca alınamayan maaş, artık sadece bir alacak değil, bir yaşam meselesine dönüştü.
Yerin altında çalışan, ülkeye enerji sağlayan ama haklarını alamayan işçiler.
Ankara’nın ortasında günlerdir süren madenci eylemi, Türkiye’de emek ile iktidar arasındaki mesafenin ne kadar açıldığını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Yerin yedi kat altında insanca yaşamak için alın teri döken işçiler, yerin üstünde aç bırakılıyorsa asıl soru şu:
Devlet nerede? 24 yıllık iktidar nerede?
Normal demokratik bir hukuk düzeninde olması gereken bellidir.
İşçi bakanlığa gitmez, bakan işçiye gider.
Hele ki mesele bir maden ocağında 110 işçinin bir yıl maaş alamamasıysa, Çalışma, Enerji ve Maliye bakanlarının o ocağın kapısında olması gerekir.
Çünkü bu sadece bir şirket sorunu değildir; bu, devletin denetim sorumluluğunun doğrudan ihlalidir.
Türkiye’de ise tablo tersine dönmüş durumda.
İşçi kilometrelerce yürüyerek Ankara’ya geliyor, karşısında çözüm değil, polis barikatı buluyor.
Gözaltılar, coplar, engellemeler…
Yani ekmek isteyen işçiye devletin verdiği cevap yine aynı: cop ve baskı.
Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır’ın sözleri bu tablonun en çıplak ifadesi:
“Hakkını arayan işçi polis çemberinde!”
Bu cümle aslında bir dönemin özeti gibi. Hukukun herkese eşit işlemediği, kuralların bir avuç için esnediği ama emekçi için sertleştiği bir düzenin fotoğrafı.
Bugün Ankara’da 81 işçi açlık grevinde.
Bu sadece bir eylem değil, insan bedeninin dayanabileceği son noktaya yürüyen bir protesto biçimidir.
… Ve bu noktaya gelinmişse, mesele çoktan ekonomik olmaktan çıkmış, insani ve siyasi bir krize dönüşmüştür.
İktidarın tercihleri ise artık daha görünür:
Sokaktaki tablo bu sorunun cevabını net biçimde veriyor.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in 2025’te dile getirdiği “Erdoğan fakir sevmez, zengin sever” sözü, bugün Ankara’daki madenci eyleminde sahada test ediliyor.
Bir başka çarpıcı nokta da şu: Türkiye’de yıllardır “kayyum” bir yönetim refleksi olarak kullanılıyor.
Belediyelere, şirketlere ve kurumlara atanan kayyumlar, söz konusu işçinin hakkı olduğunda neden devreye girmiyor?
Eğer bir işletme 110 işçinin maaşını ödeyemeyecek durumdaysa, devlet neden aynı refleksi burada göstermiyor?
Bu soru cevapsız kaldıkça, “hukuk” kavramı da tartışmalı hâle geliyor.
Madenciler Kurtuluş Parkı’nda baretlerini yere vuruyor:
“Hakkımızı almadan gitmeyeceğiz.”
Bu sadece bir slogan değil, bir uyarıdır. Çünkü açlık, en sonunda sabrı da tüketir.
Bir ülkede işçi açsa, o ülkenin sadece ekonomisi değil, adaleti de çökmüştür.
Bugün Ankara’da yankılanan ses, sadece 110 madencinin değil, yarının Türkiye’sinin sesidir.
Duyulmazsa büyür, büyürse iktidarı da 8 şiddetinde deprem gibi sarsar.
Seçim sandığına da gömer.