menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ya Atatürk yaşasaydı ülkemiz şimdi nasıl bir yer olurdu?

3 5
20.02.2026

Geçtiğimiz hafta “Ankara Ekonomi Gündemi” programımız için çekimlerini yapmak üzere dış ticaret uzmanı Suat ELİBÜYÜK ve Yeni Ankara gazetesinin sahibi Ali ÇETİN beyler ile studyomuzdaydık. Çekim için hazırlıklar sürerken ekonomi hakkında sohbet ediyorduk. Birçok sorunumuzu konuştuk. Sonra düşündük: ya bu sorunlar ile Atatürk’ün İzmir İktisat kongresinden beri hazırlanılsaydı nasıl olurdu. Veya Atatürk şu an yaşasaydı ülkemiz nasıl bir ülke olurdu?

Bu bir paralel evren sorusu değil. Bu, bugünkü döviz kuru, enflasyon, dış borç ve üretim açmazını anlamak için stratejik bir zihinsel egzersizdir. Çünkü onun yaklaşımı, yalnızca fabrika kurmak değil; ekonomik egemenliği kurumsallaştırmaktı.

MİLLİ EGEMENLİĞİN EKONOMİK YÖNÜ

Atatürk tarafında 1923 sonrası atılan adımların hiçbiri rastgele değildi. 1930’da kurulan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, para politikasını dış etkilerden arındırma iradesiydi. Aynı dönemde kurulan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü ve Etibank, yeraltı kaynaklarının millî kontrolünü hedefliyordu.

Buradaki temel ilke şuydu:

Dış borçla büyüme yerine iç varlıklarla kalkınma

Tüketime değil üretim dengesine dayalı model

Bölgesel değil ülke geneline homojen yayılmış kalkınma

ÇÜNKÜ EKONOMİ, DEVLETİN ONURUDUR.

Eğer bu çizgi kesintisiz sürseydi, bugün enerji ithalatı Türkiye’nin cari açığının ana kalemi olur muydu? Tartışılır.

ÜRETİM EKONOMİSİNDEN TEKNOLOJİ HAMLESİNE

1936’da Türkiye uçak ihraç ediyordu. Kayseri’de kurulan uçak fabrikası, dönemin sanayi cesaretinin göstergesiydi. O vizyon devam etseydi, bugün savunma ve havacılıkta küresel markalarımız çok daha erken doğabilirdi.

Tarım ise sadece geçim değil, stratejiydi. “Köylü milletin efendisidir” sözü romantik değil, ekonomik bir analizdi. Bugün buğday ve pamuk ithalatı yapıyorsak, mesele yalnızca iklim değil; planlama eksikliğidir.

Eğitim boyutu daha da kritik. 1933 Üniversite Reformu ile Avrupa’dan bilim insanları getirildi. Amaç netti: bilgi üretmeyen ekonomi bağımsız olamaz. Eğer bu ivme kesilmeseydi, beyin göçü veren değil beyin çeken bir ülke olabilir miydik? Muhtemel.

ÜRETMEYEN MİLLET, TÜKETTİĞİ KADAR BAĞIMLIDIR.

Atatürk’ün dış politika yaklaşımı, bloklara yaslanmak değil denge kurmaktı. Ekonomik karşılığı şuydu: IMF ve Dünya Bankası kredilerine mahkûm olmayan, kendi kalkınma bankalarını güçlendiren bir yapı.

Devletçilik ise katı bir merkeziyetçilik veya sosyalizm değil, bugün “sosyal piyasa ekonomisi” diye tanımlanan modele yakındı. Devlet hem düzenleyici hem stratejik yatırımcı olurdu. Gelir dağılımındaki uçurum bu denli açılır mıydı? Zor.

Bugün Türkiye’nin temel sorunu sadece enflasyon değil; ekonomik psikolojidir: Güven. Eğer uzun vadeli plan kültürü kurumsallaşsaydı, seçim döngüleri ekonomi politikalarını bu kadar belirler miydi?

KRİZLERLE DEĞİL BAŞARILARLA ANILAN BİR EKONOMİ ELBETTEMÜMKÜNDÜR.

Sonuç olarak mesele bir kişiyi idealize etmek değil; bir ekonomik düşünce sistemini analiz etmektir. Üreten, planlayan, kendi kaynağına yaslanan ve adaleti merkeze alan bir model… Bugün hâlâ mümkün mü? Elbette, neden olmasın?Bağımsızlık sadece sınır güvenliği değildir; para biriminin itibarıdır, üretim kapasitesidir, bilgi gücüdür.

Ve belki de en doğru soru: Biz o vizyonun neresindeyiz?

Hakikate yakın, yalana beri kalın, hoşçakalın.


© Yeni Ankara