menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni eksen eski refleks

1 0
yesterday

YENİ EKSEN ESKİ REFLEKS

Devlet Bahçeli’nin son dönemde yaptığı açıklamalar, yalnızca bir dış politika tartışması değil; aynı zamanda Türkiye’nin tarihsel yönelimlerinin yeniden sorgulandığı bir eşik anlamına geliyor. Milliyetçi Hareket Partisi kadrolarından gelen mesajlar ve özellikle İlyas Topsakal’ın Cumhur İttifakı’nın geleceğini küresel eksen tercihine bağlayan çıkışı, bu tartışmanın artık teorik olmaktan çıktığını gösteriyor.

Uzun yıllar boyunca MHP, Türkiye’de “NATO’cu” olmakla itham edildi. Bu ithamın dayanağı açıktı: Soğuk Savaş boyunca güçlü bir anti-komünist söylem, Sovyet karşıtlığı ve Batı blokuyla örtüşen bir güvenlik dili. Ancak bu okuma, baştan itibaren eksikti. Çünkü MHP’nin Batı ile kurduğu ilişki ideolojik bir bağlılıktan ziyade, dönemin tehdit algısına verilen bir cevaptı.

Türkiye zaten NATO üyesiydi ve Sovyetler Birliği yalnızca ideolojik bir rakip değil, aynı zamanda somut bir güvenlik tehdidiydi. Bu şartlar altında Batı ile aynı çizgide durmak bir tercihten çok zorunluluktu. Dolayısıyla MHP’nin o dönemki konumunu “Batıcılık” olarak değil, devlet merkezli bir güvenlik refleksi olarak okumak gerekir.

Bugün gelinen noktada değişen şey, bu refleksin kendisi değil, yöneldiği istikamettir.

Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzeni artık çözülüyor. ABD’nin Orta Doğu’daki müdahaleci politikaları, İsrail’le kurduğu askeri ve stratejik ittifak ve bölgedeki krizlerin giderek derinleşmesi, Türkiye açısından yeni bir tehdit algısı üretmiş durumda. Devlet Bahçeli’nin son açıklamalarında sıkça vurgulanan “çok kutupluluk” ve alternatif güç merkezlerine dikkat çekilmesi, bu yeni algının doğal bir sonucu.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bu söylem, sanıldığı gibi doğrudan bir “eksen değişikliği” çağrısı değildir. Daha çok, tek bir merkeze bağımlı kalmanın risklerine işaret eden bir uyarıdır. Rusya ve Çin’e yapılan referanslar da bu bağlamda ideolojik değil, stratejik bir anlam taşır. Türkiye’nin manevra alanını genişletme arayışı olarak okunmalıdır.

Ancak tartışmanın asıl kritik boyutu, dış politikadan ziyade iç politikaya yansıyan tarafıdır. İlyas Topsakal’ın Cumhur İttifakı’nın devamını bu eksen tercihine bağlaması, artık iç siyasi dengelerin de küresel güç mücadelesiyle birlikte değerlendirildiğini gösteriyor. Bu, Türk siyasetinde yeni bir aşamadır. Çünkü ilk kez bir ittifakın geleceği, doğrudan jeopolitik konumlanmaya bağlanmaktadır.

İran ile ABD-İsrail hattı arasında giderek sertleşen çatışma, bu süreci hızlandıran en önemli faktörlerden biri oldu. Türkiye’nin coğrafi konumu gereği bu gerilimden bağımsız kalması zaten mümkün değil. Bu nedenle MHP’nin söylemi, bir tercih dayatmasından çok bir “hazırlık çağrısı” olarak okunmalıdır: Yeni dünya düzeninde edilgen kalmamak.

Tam da bu noktada, meselenin en hassas başlığına geliyoruz: iç cephe tahkimi.

Türkiye’de güvenlik tartışmaları uzun yıllardır Kürt meselesi etrafında şekilleniyor. Özellikle ABD’nin bölgedeki bazı Kürt unsurlarla kurduğu ilişki, Ankara’nın tehdit algısını belirleyen ana unsurlardan biri oldu. Bu çerçevede “iç cepheyi güçlendirme” söylemi genellikle güvenlik eksenli ve sert tedbirlerle birlikte anıldı.

Ancak değişen küresel dengeler, bu yaklaşımın yeniden düşünülmesini zorunlu kılıyor.

Şu soruyu sormadan ilerlemek mümkün değil:Eğer küresel güç dengesi gerçekten Rusya–Çin–İran hattı lehine şekillenirse, bugün ABD ve İsrail’le ilişkilendirilen Kürt aktörlerle kurulacak ilişkinin mahiyeti nasıl değişir?

Daha açık bir ifadeyle:Bugünün tehdit kategorileri, yarının jeopolitiğinde aynı şekilde kalacak mıdır?

Bu soruya verilecek cevap, iç cephe tahkiminin nasıl yapılacağını da belirleyecektir. Çünkü iç cephe yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal entegrasyonla güçlenir. Eğer Türkiye yeni bir küresel denklemde daha bağımsız bir pozisyon almak istiyorsa, içerideki kırılganlıkları azaltmak zorundadır.

Tam burada belki de yazının en kritik cümlesini kurmak gerekir:

Eğer iç cepheyi güçlendirmek açısından üzerinde çalışılan yeni açılım esnasında, Ortadoğu’da Kürtlerle ayrı kamplara düşülür ise bugünkü durum da değişebilir. Yani dışarıda Rusya–Çin–İran hattı belirleyici bir üstünlük sağlarsa, yeni bir süreci başlatmak için acele etmeye gerek kalmayabilir. Çünkü geciken her adım, değişen güç dengeleri içinde bambaşka bir anlam kazanacaktır.

Bu cümle, aslında iki yönlü bir uyarı içeriyor. Birincisi, iç cephede ayrışmanın maliyetine dair. İkincisi ise dış dengelere aşırı bağımlı bir stratejinin risklerine dair. Çünkü jeopolitik avantajlar kalıcı değildir; bugün lehinize olan bir denge, yarın hızla değişebilir.

Dolayısıyla iç cephe tahkimi meselesi, ertelenebilecek ya da konjonktüre bırakılabilecek bir başlık değildir. Aksine, dış politikadaki belirsizlikler arttıkça daha da hayati hale gelir.

Sonuç olarak Devlet Bahçeli ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin son dönemdeki söylemi, yüzeyde bir eksen tartışması gibi görünse de özünde daha derin bir dönüşüme işaret ediyor. Bu dönüşüm, Türkiye’nin yalnızca dış politikada değil, iç siyaset ve toplumsal yapısında da yeni bir denge arayışına girdiğini gösteriyor.

Bu nedenle meseleye “tezat” üzerinden bakmak yerine, “devlet refleksinin yeni koşullara uyumu” olarak yaklaşmak daha sağlıklı olacaktır. Asıl soru artık şu değildir: Türkiye Batı’dan kopuyor mu?

Peki, Türkiye, değişen dünya düzeninde hem dışarıda hem içeride aynı anda güçlü kalabilecek bir dengeyi kurabilecek mi?


© Yeni Ankara