Yakın tarih okumaları |
Parça parça bakıldığında birbirinden kopuk gibi duran gelişmeler, yan yana konulduğunda rahatsız edici bir bütünlük hissi veriyor. Üstelik bu bütünlük, yalnızca geçmişi anlamaya değil, yakın geleceğe dair ciddi riskleri öngörmeye de imkân tanıyor. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndan başlayan, “ikiz yasalar” ile devam eden, Irak’ın parçalanmasıyla bölgesel bir boyut kazanan ve Türkiye’de açılım süreçleriyle iç siyasete taşınan bu hat, bugün yeniden ve daha kritik bir eşikte karşımıza çıkıyor.
Meseleyi salt “demokratikleşme adımları” olarak okumak, en iyi ihtimalle safdillik; daha kötüsü ise bilinçli bir görmezden gelme olur. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın Türkiye’de tartışmaya açtığı konu, basit bir idari reform değildi. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi söylemi, etnik ve bölgesel taleplerin kurumsal karşılık bulabileceği bir alan oluşturdu. Bu, özellikle Türkiye gibi çok katmanlı toplumsal yapıya sahip ülkelerde teknik değil, doğrudan politik bir meseledir. Ardından gelen “ikiz yasalar” ile bu zemin uluslararası hukukla da desteklendi. Artık içeride tartışılan bir konu, dış referanslarla güçlendirilmiş bir talep hâline geldi.
Tam bu dönemde Irak’ın işgali ve fiilen bölünmesi yaşandı. Bu gelişmeyi sadece bir ülkenin parçalanması olarak görmek, büyük resmi ıskalamak olur. Irak’ın kuzeyinde ortaya çıkan yapı, bölge için bir model olarak sunuldu. Daha da önemlisi, bu modelin sürdürülebilirliği, çevre ülkelerde benzer tartışmaların canlı tutulmasına bağlıydı. “Mezopotamya projesi” olarak ifade edilen çerçeve, ulus-devletlerin katı sınırlarının esnetildiği, kimlik temelli siyasal organizasyonların teşvik edildiği bir düzeni işaret ediyordu. Bu düzenin doğası gereği kırılgan olması ise dış müdahaleyi kolaylaştıran bir unsur olarak öne çıkıyordu.
Türkiye’nin 2009’daki birinci açılım süreci, işte bu jeopolitik dalganın ortasında ortaya çıktı. Sürecin dili barış ve çözüm üzerine kuruluydu; ancak zamanlaması ve yöntemi, Türkiye’nin iç yapısının bölgesel gelişmelerle paralel şekilde dönüştürüldüğü yönünde güçlü bir algı oluşturdu. Sürecin akamete uğraması, bu algıyı ortadan kaldırmadı. Aksine, toplumda daha derin bir güvensizlik yarattı. Çünkü açılım, yalnızca bir güvenlik meselesi olarak değil, devletin yapısal karakterine dair bir tartışma olarak da hafızalara kazındı.
Bugün yeniden gündeme gelen ikinci açılım tartışmaları ise çok daha hassas bir konjonktürde ortaya çıkıyor. Bölge, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik hamleleriyle geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine sürüklenmişken, Türkiye’de iç yapıyı doğrudan ilgilendiren bu tür bir sürecin tekrar konuşulması, tesadüfle açıklanamayacak kadar anlamlıdır. Burada mesele, niyet okumak değil; zamanlama ile sonuçlar arasındaki ilişkiyi sorgulamaktır.
Bu noktada Tuncer Bakırhan’ın “artık yasal düzenleme gerek” şeklindeki çıkışı kritik bir eşik anlamına geliyor. Bu ifade, taleplerin retorik düzeyde kalmadığını, kurumsal ve anayasal değişiklik beklentisinin açıkça dile getirildiğini gösteriyor. Bu tür bir talep, mevcut devlet yapısının yetersiz görüldüğünü ima eder. Dahası, bu çağrının bölgesel savaş ihtimallerinin arttığı bir dönemde yapılması, meseleyi yalnızca iç siyaset bağlamında değerlendirmeyi imkânsız hâle getirir.
Asıl tehlike ise bu gelişmelerin birbirinden bağımsız ele alınmasıdır. Irak’ın bölünmesi ayrı bir konu, Suriye iç savaşı ayrı bir konu, Türkiye’deki açılım tartışmaları ise tamamen iç politika meselesi gibi değerlendirildiğinde, ortaya çıkan büyük resim görünmez hâle gelir. Oysa bu başlıkların her biri, aynı dönüşüm sürecinin farklı parçalarıdır. Bu süreç, ulus-devletlerin esnetildiği, merkezî yapıların zayıflatıldığı ve kimlik temelli siyasetin güçlendirildiği bir yönelim taşımaktadır.
Bu tabloya Türkiye’deki söylem krizi de eklendiğinde, durum daha da karmaşık bir hâl alıyor. İsrail’e yönelik eleştirilerin “İrancılık” olarak yaftalanması, sadece entelektüel tembellik değil, aynı zamanda bilinçli bir daraltma operasyonudur. Bu söylem, Türkiye’yi iki seçenekli bir denklem içine hapsetmeye çalışır: Ya İsrail-ABD hattında konumlanmak ya da İran’la özdeşleştirilmek. Oysa Türkiye’nin tarihsel ve stratejik konumu, bu tür basit ikiliklere sığmayacak kadar derindir.
Bu indirgemeci yaklaşımın en büyük zararı, iç tartışma zeminini çoraklaştırmasıdır. Açılım süreçlerine yönelik eleştiriler, kolaylıkla “barış karşıtlığı” olarak damgalanırken; destek verenler ise “dış projelerin parçası” olmakla suçlanır. Böyle bir atmosferde sağlıklı bir değerlendirme yapmak neredeyse imkânsız hâle gelir. Oysa tam da bu tür dönemlerde sloganların değil, soğukkanlı analizlerin belirleyici olması gerekir.
Bugün karşı karşıya olunan mesele, bir açılım sürecinin başarıya ulaşıp ulaşmayacağından çok daha büyüktür. Asıl soru şudur: Türkiye, bölgesel dönüşüm sürecinde kendi iradesiyle mi hareket ediyor, yoksa bu sürecin pasif bir parçası mı hâline geliyor? Eğer ikinci ihtimal ağır basıyorsa, atılan her adımın uzun vadeli sonuçları çok daha dikkatli hesaplanmak zorundadır.
Bu nedenle, “barış”, “demokrasi” ve “haklar” gibi kavramların büyüsüne kapılmadan, bu kavramların hangi bağlamda ve hangi sonuçlara yol açacak şekilde kullanıldığını sorgulamak gerekir. Aksi hâlde, iyi niyetle atılan adımlar öngörülmeyen sonuçlar doğurabilir. Ve tarih, bu tür örneklerle doludur.
Sonuç olarak, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’ndan bugüne uzanan çizgi, tesadüflerin değil, belirli bir yönelimin ürünüdür. Bu yönelimi doğru okumak, Türkiye’nin geleceği açısından hayati önemdedir. Çünkü mesele yalnızca bir politika tercihi değil; devletin yapısal bütünlüğü, egemenlik anlayışı ve jeopolitik konumunun nasıl şekilleneceği meselesidir. Eğer bu süreç bütüncül bir perspektifle değerlendirilmezse, Türkiye kendisini başkalarının yazdığı bir senaryonun içinde bulabilir. Ve o noktadan sonra yapılacak tartışmalar, gerçeği anlamaya değil, sonucu kabullenmeye hizmet eder.