Safların gölgesinde

İnsanlık tarihi boyunca toplumlar kendilerini tanımlayabilmek için çeşitli aidiyetlere ihtiyaç duydu. Aileler, kabileler, sınıflar, milletler, ideolojiler ve inançlar bu aidiyetlerin en belirgin olanlarıydı. Ancak zamanla bu aidiyetler, insanın dünyayı anlamlandırmasına yardımcı olan araçlar olmaktan çıkıp dünyayı görmesini engelleyen duvarlara dönüşebiliyor. Bugün Türkiye’de yaşadığımız kutuplaşmanın temelinde de biraz bu mesele yatıyor.

Uzun yıllar boyunca, genetik bir hafızanın ve içinde yetiştiğimiz cemiyetin ezberlerinin bize sunduğu başlangıç kabulleriyle hareket ettik. Doğru ve yanlışın, haklı ve haksızın, iyi ve kötünün net biçimde ayrıldığına inandık. Hayatı karmaşık bir gerçeklik olarak değil, kesin hükümlerden oluşan bir tablo olarak okumayı tercih ettik. Bu yaklaşımın zamanla aşınacağını, farklı deneyimlerin ve bilgiye erişimin artmasının insanları daha sorgulayıcı hale getireceğini düşündük. Fakat görünen o ki bu toptancı bakış yalnızca şekil değiştirdi; özü ise büyük ölçüde yerinde kaldı.

Eskiden insanlar mahallelerinin, sınıflarının veya ideolojilerinin doğrularını mutlak kabul ederdi. Bugün ise buna yeni bir katman eklendi. Küresel ölçekte üretilen kavramlar, sloganlar ve hazır düşünce paketleri de saflaşmanın yeni malzemeleri haline geldi. İnsanlar artık yalnızca kendi çevrelerinin değil, dünyanın başka yerlerinde üretilmiş zihinsel kalıpların da taşıyıcısı durumunda. Böylece yerel kutuplaşmalar ile küresel kutuplaşmalar birbirini besleyen bir döngü oluşturuyor.

Bu durumun en dikkat çekici tarafı ise insanların çoğu zaman kendi düşüncelerinin kaynağını sorgulamamasıdır. Bir fikri savunurken onu neden savunduğumuzu değil, hangi safta........

© Yeni Ankara