Ne değişti
Ortadoğu’da bugün yaşanan gelişmeler üzerinden yeniden bir “Osmanlı tasavvuru” kurgulanmaya çalışıldığı görülüyor. Bu tasavvurun merkezinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun esasen dış müdahalelerle değil, içeriden ve özellikle Cumhuriyet’i kuran kadrolar tarafından yıkıldığı iddiası yer alıyor. Tarihsel karmaşıklığı yüksek bir süreci tek aktörlü ve ahlaki bir anlatıya indirgeme eğilimi, geçmişi anlamaktan çok bugünü meşrulaştırmaya hizmet ediyor. Oysa 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı üzerine düşünen yalnızca Osmanlı elitleri değil; Rusya, Avusturya, Fransa ve İngiltere gibi büyük güçlerdi. “Şark Meselesi” tam da bu çok katmanlı hesaplaşmanın adıdır.
Bu noktada Çar I. Nikola’nın Avusturya Başbakanı Metternich’e yazdığı mektup çarpıcı bir örnek sunar: “Ben Osmanlı İmparatorluğu’nu korumayı istiyorum… Ancak görülüyor ki Osmanlı İmparatorluğu ölmüştür. Bu yapının yaşayacağına hiç güvenim yok.” Bu ifadede, sıkça iddia edildiği gibi Osmanlı’yı yıkmaya hevesli bir Rusya’dan ziyade, çözülüşü kabullenmiş bir büyük güç gerçekçiliği görülür. Nikola’nın endişesi, Osmanlı’nın yaşaması değil, onun yıkımı halinde doğacak güç boşluğunun Fransa ve İngiltere tarafından doldurulmasıdır. Yani mesele Osmanlı’nın bekası değil, mirasının kimler tarafından ve nasıl paylaşılacağıdır.
Benzer bir gerçekçilik Metternich’in hatıra notlarında da mevcuttur: “Eğer Osmanlı Devleti artık kurtarılamayacak olursa… bağımsız küçük devletlerin kurulması Avusturya açısından en uygun çözümdür.” Metternich’in perspektifi, Osmanlı’nın reformlarla yeniden ayağa kalkabileceğine dair romantik bir umut taşımaz. Aksine, imparatorluğun çözülüşünü bir veri olarak kabul eder ve bu çözülüşün Avusturya’nın güvenliğini tehdit etmeyecek biçimde yönetilmesini amaçlar. Bu iki alıntı birlikte okunduğunda, Osmanlı’nın kaderinin 19. yüzyılın ilk yarısında dahi “yaşatılacak bir yapı”dan çok “çözülüşü yönetilecek bir sorun” olarak görüldüğü anlaşılır.
Bu tablo, Osmanlı’nın içeriden yıkıldığı iddiasını mutlaklaştıran anlatılarla çelişir. İmparatorluğun çözülüşü ne yalnızca dış entrikaların sonucudur ne de Cumhuriyet’i kuran kadroların bilinçli bir yıkım projesinin. 18. yüzyıl sonlarından itibaren askerî rekabet gücünün azalması, mali yapının bozulması, eyalet merkezli güç odaklarının artması ve küresel kapitalist sisteme eklemlenmenin yarattığı asimetri, Osmanlı’yı yapısal bir krizle karşı karşıya........
