Küresel siyasetin Deli Dumrul’u: ABD’nin "geçsen de geçmesen de öde" politikası

Deli Dumrul hikâyesi, Türk anlatı geleneğinde sadece bir kahramanlık veya fantastik anlatı değil; aynı zamanda güç, kibir, zulüm ve nihayetinde yüzleşme üzerine kurulmuş derin bir ahlaki alegoridir. Hikâyenin merkezinde yer alan Dumrul, kuru bir çayın üzerine köprü kurar. Bu köprüden geçenlerden ücret alması anlaşılabilir bir zorbalık gibi görünür; fakat asıl dikkat çekici olan, geçmeyenlerden de “neden geçmedin?” diye hesap sormasıdır. Hatta şiddet uygulatarak daha fazlasını zorla almasıdır. Yani mesele artık bir hizmetin karşılığı değildir. Mesele, gücün kendisini dayatmasıdır.

Bugünün dünyasında, özellikle ABD’nin son dönemdeki dış politika reflekslerine bakıldığında, bu “Deli Dumrul mantığı” ile kurulan benzetme sadece edebi bir oyun değil; aynı zamanda oldukça isabetli bir politik okuma imkânı sunuyor.

ABD uzun yıllardır uluslararası sistemde “köprüyü kuran” güç gibi hareket etti. Güvenlik şemsiyesi sunduğunu iddia etti, ittifaklar kurdu, askeri üsler yerleştirdi. Bu sistem içinde yer alan ülkelerden çeşitli bedeller aldı: askeri harcamalar, silah alımları, siyasi hizalanma… Yani köprüden geçenlerden “geçiş ücreti” tahsil edildi. Bu, NATO gibi yapılar içinde bile dolaylı ya da doğrudan hissedildi.

Fakat mesele burada kalmadı. Deli Dumrul’un hikâyesindeki asıl kırılma noktası neydi? Geçmeyenden de para istemesi. İşte bugün ABD’nin yaklaşımı tam olarak bu noktada benzer bir karakter gösteriyor.

Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler bu benzetmeyi daha da görünür kılıyor. ABD, yıllarca bölge ülkelerine silah sattı. Körfez ülkelerinden İsrail’e kadar geniş bir coğrafyada milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları yaptı. Bu ülkeler, ABD’nin kurduğu “köprüden geçenlerdi.” Yani sistemin içinde olanlar.

Ama şimdi tablo değişiyor. ABD, İran ile doğrudan veya dolaylı bir gerilim hattı kurarken, sadece müttefiklerini değil, bölgedeki tüm aktörleri bu gerilimin içine çekmeye çalışıyor. Hürmüz Boğazı gibi stratejik bir geçiş noktasının kontrolü üzerinden yürüyen tartışmalar, adeta “geçsen de geçmesen de bedel ödeyeceksin” mantığını yeniden üretiyor.

Hürmüz, bu hikâyenin modern köprüsü gibi duruyor.

Deli Dumrul’un köprüsü kuru bir çayın üzerindeydi; yani aslında ihtiyaç olmayan bir yerde kurulmuştu. Bugün de benzer bir durum söz konusu. Küresel enerji akışının önemli bir kısmı Hürmüz’den geçiyor olabilir; ancak bu akışın güvenliği, tek bir gücün tahakkümüne bırakıldığında, o köprü artık bir güvenlik unsuru olmaktan çıkıp bir baskı aracına dönüşüyor.

ABD’nin son dönemdeki söylemlerine bakıldığında, İran tehdidi üzerinden bölgedeki varlığını meşrulaştırmaya çalıştığı görülüyor. Ancak bu meşruiyet arayışı, aynı zamanda yeni bir ekonomik ve stratejik tahakküm alanı yaratma çabasını da içinde barındırıyor. Petrolün akışı, enerji fiyatları ve ticaret yolları üzerinden kurulan bu denetim, klasik anlamda bir “geçiş ücreti” mantığını andırıyor.

Dahası, bu süreçte sadece “köprüden geçenler” değil, geçmeyenler de baskı altına alınıyor. Tarafsız kalmaya çalışan ülkeler, farklı bloklarla dengeli ilişkiler kurmak isteyen aktörler ya da doğrudan bu çatışmanın dışında durmaya çalışan devletler bile çeşitli yaptırımlar, diplomatik baskılar ve ekonomik tehditlerle karşı karşıya kalıyor.

Bu, Deli Dumrul’un “neden geçmedin?” sorusunun modern versiyonu değil mi?

Öte yandan, bu hikâyenin en kritik kısmı Dumrul’un dönüşümüdür. Gücün sarhoşluğuyla hareket eden bir figür, nihayetinde kendi sınırlarıyla yüzleşir. Azrail ile karşılaşması, aslında onun mutlak güç sahibi olmadığını anlamasıdır. O noktada kibir kırılır, bir iç muhasebe başlar ve tövbe gelir.

Bugün ABD’nin “ateşkes” söylemleri de bu çerçevede okunabilir mi?

Bu sorunun cevabı net değil, ama sorunun kendisi önemli.

ABD gerçekten bir çıkmazın içine mi girdi? Bölgedeki askeri ve siyasi yük, beklenenden daha mı ağır geldi?

İsrail ile kurulan ittifak, ABD’yi daha geniş bir çatışmanın içine çekme riski mi taşıyor?

Küresel kamuoyunun artan tepkisi, ekonomik maliyetler ve jeopolitik dengeler ABD’yi geri adım atmaya mı zorluyor?

Eğer durum buysa, bu bir “hidayet” değil, bir zorunlu geri çekilme olur.

Ama eğer ABD, gerçekten bu politikaların sürdürülemez olduğunu, sürekli kriz üretmenin küresel sistemi istikrarsızlaştırdığını ve kendi gücünü de aşındırdığını fark ediyorsa, o zaman Deli Dumrul’un hikâyesindeki gibi bir yüzleşmeden söz edilebilir.

Burada belirleyici olan şey, söylem değil, eylemdir.

Gerçek bir dönüşüm, köprüden geçenden de geçmeyenden de bedel talep etmeyi bırakmakla başlar. Gücü, tahakküm kurmak için değil, denge ve adalet üretmek için kullanmakla anlam kazanır. Aksi takdirde, ateşkes çağrıları sadece yeni bir stratejik manevra olarak kalır.

Deli Dumrul’un hikâyesi bize şunu hatırlatır: Güç, sınırlarını unuttuğunda zulme dönüşür. Ama aynı güç, kendi sınırlarıyla yüzleştiğinde bir arınma imkânı da doğar.

Bugün dünya, ABD’nin hangi yolu seçeceğini izliyor.

Köprünün sahibi olmaya devam edip herkesten bedel talep eden bir Dumrul mu olacak, yoksa köprünün aslında kendisine ait olmadığını anlayan ve geri adım atan bir figüre mi dönüşecek?

Belki de asıl soru şu:

ABD gerçekten tövbe mi ediyor, yoksa sadece yeni bir köprü mü inşa ediyor?


© Yeni Ankara