Kimin görevi?

Televizyon ve dijital platformlarda son yıllarda tekrar tekrar karşımıza çıkan bir kahraman tipi var: Uyuşturucuya karşı olduğunu yüksek sesle ilan eden, mahallesini ve “kimsesizleri” koruduğunu söyleyen; ama aynı zamanda silah ticareti yapan, racon kesen, gerektiğinde infaz eden bir figür. Bu karakter çoğu zaman devletin ulaşamadığı yere ulaşan, hukukun geciktiği noktada “adaleti” hızlandıran, sistemin boşluklarını kendi ahlakıyla dolduran biri olarak resmediliyor. Peki bu anlatı bize ne söylüyor? Ve daha önemlisi, biz bu anlatıyı neden bu kadar kolay benimsiyoruz?

Bu kahraman tipi bir çelişki üzerine kurulu: Uyuşturucu kötüdür ama silah ticareti bir zorunluluktur. Gençler korunmalıdır ama bunun yolu şiddetten geçebilir. Hukuk yavaştır ama infaz hızlıdır. Bu çelişkilerin dramatik düzlemde işlevsel olduğu açık; fakat sosyolojik düzlemde hangi boşluklara karşılık geldiği sorusu daha az soruluyor.

Bu karakterlerin en dikkat çekici özelliği, kendilerini bir “koruyucu” olarak konumlandırmalarıdır. Çevrelerinde çoğu zaman “yetimler”, “kimsesizler” ya da sistem tarafından dışlanmış gençler vardır. Bu gençler, çatışmanın tam ortasında, bir yandan korunmaya muhtaç, diğer yandan da potansiyel savaşçı olarak kodlanır. Böylece hem merhamet hem mobilizasyon aynı potada eritilir. Korunan ile koruyan arasındaki ilişki, hukuki değil duygusal bir bağa dayanır. Bu bağ, modern yurttaşlık ilişkilerinden çok patrimonyal bir sadakat ilişkisini andırır.

Burada asıl mesele şu olabilir: Neden sosyal devletin sağlayamadığı güvenlik ve aidiyet duygusu, kurgusal da olsa bir yeraltı liderinin şahsında temsil ediliyor? Eğer bir toplumda “kimsesizler” kategorisi bu kadar merkezi bir dramatik unsur hâline gelmişse, bu, sosyal politikanın görünürlük ve etki kapasitesi hakkında ne söyler?

Şiddetin estetize edilmesi meselesi de bu bağlamda yeniden düşünülmeli. Bu yapımlarda şiddet çoğu zaman “zorunlu” ve “haklı” bir araç olarak sunulur. Karakterin öfkesinin bir nedeni vardır; ihanet edilmiştir, devlet yanlı davranmıştır, masumlar zarar görmüştür. Böylece seyirci, şiddeti ahlaki bir çerçeve içinde tüketir. Fakat sokaktaki şiddet aynı estetik çerçeveye sahip değildir. Sokakta kurşun romantik değildir; travmatiktir. Sokakta racon bir koreografi değil, gerçek bir tehdit dilidir.

Peki bu anlatılar, sokaktaki şiddet kültürünü besliyor mu, yoksa zaten var olan bir kültürü mü yansıtıyor? Bu, nedensellik açısından zor bir soru. Ancak şu gözlemi yapmak mümkün: Şiddetin “ahlaki gerekçelerle” meşrulaştırılması, genç zihinlerde gri alanları genişletir. Eğer önemli olan “kimin haklı olduğu” ise, yöntemin sertliği ikincil hâle gelebilir. Bu da hukukun soyut ilkelerinden ziyade kişisel sadakat ve duygusal adalet anlayışını güçlendirebilir.

Bu yapımlarda uyuşturucuya karşı net bir tavır olması özellikle dikkat çekicidir. Uyuşturucu, mutlak kötülük olarak kodlanır. Bu, toplumsal bir mutabakat alanıdır. Fakat silah ticareti aynı mutlaklıkla mahkûm edilmez; aksine “denge unsuru” olarak sunulabilir. Bu seçici ahlak, gençlere hangi mesajı verir? Zararlı olan maddenin kendisi midir, yoksa o maddeyi kontrol edememek mi? Silah, bir düzen kurma aracı olarak sunulduğunda, şiddet kapasitesi bir güç sembolüne dönüşmez mi?

“Yetimler” ve “kimsesizler” figürü üzerinde biraz daha durmak gerekir. Bu figür, yalnızca dramatik bir araç değildir; aynı zamanda toplumsal bir kaygının sembolüdür. Aile yapısının zayıflaması, gelir eşitsizliği, eğitim sistemindeki kopuşlar, genç işsizliği… Tüm bunlar, gençlerin kendilerini sahipsiz hissetmesine yol açabilecek dinamiklerdir. Kurgu, bu boşluğu bir lider figürüyle doldurur. Gerçek hayatta ise bu boşluk ya sivil toplumla, ya yerel yönetimlerle, ya da merkezi sosyal politikalarla doldurulmak zorundadır.

Burada şu soruyu sormak gerekir: Sahipsiz gençlere sahip çıkma görevi kime aittir? Bir mahalle liderine mi, bir suç örgütü figürüne mi, yoksa sosyal devlete mi? Modern devletin meşruiyeti, yalnızca sınır güvenliğinden değil, en kırılgan yurttaşına sunduğu imkândan doğar. Eğer genç bir insan aidiyet duygusunu okulda, spor kulübünde, kültür merkezinde ya da bir istihdam programında bulamıyorsa; bunu bir “abi” figüründe bulmaya daha yatkın hâle gelmez mi?

Bu noktada sosyal devlet kavramı yeniden düşünülmeli. Sosyal devlet yalnızca yardım dağıtan bir mekanizma değildir; riskleri erken tespit eden, gençleri suç ağlarının cazibesinden uzak tutan, alternatif bir gelecek hayali kurabilen bir yapıdır. Eğer kurgu, gençlerin kaderini silahların gölgesinde yazıyorsa; gerçek politika, gençlerin kaderini eğitim ve istihdamın ışığında yazmak zorundadır.

Medyanın oluşturduğu sosyoloji ile sokağın sosyolojisi arasındaki mesafe de önemlidir. Ekranda şiddet, çoğu zaman bir düzen kurar: İyi ve kötü ayrışır, ihanet cezalandırılır, sadakat ödüllendirilir. Sokakta ise sınırlar bu kadar net değildir. Şiddet, çoğu zaman yeni bir şiddeti doğurur. “Haklı” infazın yarattığı boşluk, başka bir güç mücadelesine zemin hazırlar. Bu nedenle kurgunun sağladığı katharsis, gerçek hayatta sürdürülebilir bir çözüm üretmez.

Belki de asıl mesele, adalet duygusunun hız ile özdeşleştirilmesidir. Hızlı adalet talebi, hukuki süreçlerin yavaşlığı karşısında anlaşılabilir bir tepki olabilir. Fakat hız ile hakkaniyet her zaman örtüşür mü? Hukukun yavaşlığı, keyfiliğe karşı bir güvence değil midir? Eğer toplum, hukukun yerine kişisel adalet mekanizmalarını alkışlamaya başlarsa, yarın kimin adaletinin uygulanacağı sorusu nasıl cevaplanacaktır?

Bu sorular, herhangi bir güncel tartışmaya girmeden de sorulabilir. Çünkü mesele tek tek yapımların ötesindedir. Mesele, nasıl bir kahraman tipini meşru gördüğümüzdür. Uyuşturucuya karşı olmak elbette toplumsal bir erdemdir. Fakat erdem, yöntemden bağımsız düşünülebilir mi? Şiddet, doğru bir amaç için kullanıldığında masumlaşır mı? Ve en önemlisi, gençleri koruma iddiası, onları şiddetin tam ortasında konumlandırarak yerine getirilebilir mi?

Belki de bu anlatılar, bize bir ihtiyacı gösteriyor: Güvenlik ve adalet ihtiyacı. Fakat bu ihtiyacı hangi araçlarla karşılayacağımız, toplumun yönünü belirleyecek. Eğer sosyal devlet, gençlerin hayatında görünür ve etkili olursa; koruyucu figürlere duyulan romantik ihtiyaç azalabilir. Eğer eğitim, istihdam ve kültürel alanlar güçlenirse; “kimsesizler” kategorisi dramatik bir motif olmaktan çıkar, istisnai bir durum hâline gelir.

Sonuçta soru şudur: Biz nasıl bir sosyolojiyi üretmek istiyoruz? Şiddeti denge unsuru olarak gören bir sosyoloji mi, yoksa hukuku ve sosyal politikayı merkezine alan bir sosyoloji mi? Ekrandaki kahramanlar değişebilir; fakat gençlerin gerçek hayatı, kurguya bırakılamayacak kadar değerlidir. Bu değeri koruyacak olan ise, bireysel racon değil, kurumsal sorumluluktur.


© Yeni Ankara