Hatırladınız mı? gölgede kalan bir savaş sürüyor |
Şubat ayında başlayan Afganistan–Pakistan savaşı bugün neredeyse kimsenin gündeminde değil. Oysa aynı günlerde başlayan başka bir savaş, dünyanın bütün dikkatini üzerine çekmiş durumda: İran’ın hedef alındığı ve arkasında Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in bulunduğu çatışma. İlginç olan şu: Aynı coğrafyada, aynı dönemde iki savaş yaşanıyor; fakat kamuoyunun ilgisi yalnızca birine yöneliyor.
Şubat ayında başlayan ve doğrudan iki Müslüman ülkeyi karşı karşıya getiren Afganistan ile Pakistan arasındaki savaş neden bu kadar hızlı unutuldu? Türkiye’de sosyal medyaya bakıldığında, bu savaşın neredeyse hiç konuşulmadığını görmek mümkün. Oysa aynı kullanıcılar, İran merkezli çatışmayı günlerdir tartışıyor. Bu ilgi farkı yalnızca jeopolitik önemle açıklanabilir mi, yoksa başka psikolojik ve ideolojik filtreler mi devreye giriyor?
Daha da ilginci, İran’a yönelik saldırılar konuşulurken Türkiye’de bazı popüler isimlerin “mezhep farkı” gerekçesiyle tarafsız kalmayı önerdiğini görmek mümkün. Bu yaklaşım dikkat çekici bir soruyu beraberinde getiriyor: Mezhep farklılığı gerçekten siyasi tutumların belirleyicisi hâline mi geldi?
Çünkü Afganistan ile Pakistan arasındaki çatışmaya bakıldığında böyle bir ayrım da yok. Her iki ülke de Sünni çoğunluğa sahip. Mezhepsel ayrım üzerinden açıklanabilecek bir durum söz konusu değil. Buna rağmen bu savaş Türkiye’de ciddi bir tartışma başlığına dönüşmedi. Eğer mesele mezhep değilse, o hâlde bu sessizliği nasıl açıklamak gerekir? İnsanlar gerçekten savaşlara mı tepki veriyor, yoksa savaşların sembolik anlamlarına mı?
İran söz konusu olduğunda mesele yalnızca bir ülkenin hedef alınması değil; aynı zamanda Batı ile Doğu arasındaki güç ilişkilerinin yeniden sahneye konmasıdır. Bu yüzden İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri gibi aktörler işin içine girdiğinde, savaş bir anda küresel bir tartışma başlığına dönüşür. Fakat Afganistan ile Pakistan arasındaki çatışma böyle bir sembolik boyut taşımadığı için mi gözden düşüyor?
Peki İnsanların vicdanı gerçekten evrensel mi, yoksa politik hikâyelere göre mi şekilleniyor?
Eğer vicdan evrensel olsaydı, savaşın taraflarının kim olduğu çok da önemli olmazdı. Bombalanan bir şehir, ölen siviller ve dağılan hayatlar aynı tepkiyi doğururdu. Ama pratikte böyle olmuyor. Bazen bir savaş günlerce konuşuluyor, bazen ise birkaç hafta içinde tamamen unutuluyor.
Bu noktada daha geniş bir tarihsel perspektife bakmak gerekiyor. Çünkü ikinci dünya savaşından sonra dünyanın en yoğun savaş coğrafyasının Ortadoğu ve çevresi olduğu artık inkâr edilemez bir gerçek. II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa görece bir barış düzeni kurarken, savaşların büyük bölümü bu bölgede yaşandı.
Bu sorunun klasik cevabı “enerji kaynakları”, “jeopolitik konum” ve “büyük güç rekabeti” gibi kavramlarla verilir. Ancak belki de mesele yalnızca kaynaklarla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Çünkü bu bölgede yalnızca devletler değil, kimlikler de çatışma alanına dönüşmüştür. Din, mezhep, etnik aidiyet ve ideolojik ayrımlar çoğu zaman jeopolitik hesaplarla iç içe geçmiştir.
Bu noktada başka bir soru ortaya çıkıyor: Mezhep ayrımı gerçekten çatışmaların nedeni mi, yoksa çatışmaları meşrulaştıran bir araç mı?
Çünkü tarihsel olarak bakıldığında mezhep farklılıklarının tek başına savaş başlatmadığını görmek zor değildir. Mezhep çoğu zaman zaten var olan siyasi rekabetlerin diline dönüşür. Yani savaşın nedeni değil, gerekçesi olur. Eğer böyleyse, bugün İran tartışmaları sırasında dile getirilen “mezhep farkı” söylemi neyi anlatıyor? Gerçek bir siyasi analiz mi, yoksa zihinsel bir mesafe koyma yöntemi mi?
Belki de burada başka bir psikolojik mekanizma devreye giriyor: İnsanlar karmaşık jeopolitik meseleleri basitleştirmek için kimlik kategorilerine başvuruyor. “Bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımı, uzun analizlerin yerine geçebiliyor. Böylece savaşın arka planındaki güç ilişkileri görünmez hâle geliyor. Eğer mezhep farklılığı siyasi tutumların belirleyicisi olacaksa, o zaman Afganistan ile Pakistan arasındaki savaş karşısındaki sessizlik nasıl açıklanacak?
Bu noktada bazı savaşlar görünmez hâle getiriliyor. Küresel medyanın ilgi göstermediği savaşlar, toplumların zihninde de daha az yer kaplıyor. Medyanın belirlediği gündem, çoğu zaman insanların ahlaki reflekslerini de şekillendiriyor.
Ama bu da yeni bir soruya kapı aralıyor: Medya yalnızca olayları mı aktarıyor, yoksa hangi olayların konuşulacağını mı belirliyor?
Eğer ikinci ihtimal doğruysa, Afganistan–Pakistan savaşı neden küresel bir tartışma başlığına dönüşmedi? Bu çatışmanın arkasındaki jeopolitik hesaplar gerçekten daha mı önemsiz, yoksa yalnızca daha az görünür mü?
Bir başka mesele de şu: Bölgedeki savaşların sürekli birbirini gölgelemesi. Bir savaş başlamadan diğeri gündemi kaplıyor. Böylece hiçbir çatışma uzun süre tartışılmıyor. Bir tür “sürekli kriz hâli” oluşuyor. Sürekli savaş hâli, kamuoyunun duyarlılığını köreltiyor olabilir elbette.
Çünkü insanlar aynı anda çok fazla krizle karşılaştığında, bunların yalnızca bir kısmına odaklanabiliyor. Diğerleri ise hızla arka plana düşüyor. Afganistan ile Pakistan arasındaki savaşın kaderi de sanki biraz böyle oldu.
Ya da daha kötüsü bölgedeki savaşlar artık “normal” kabul edilmeye başladı.
Bu ihtimal doğruysa, bu durum yalnızca jeopolitik bir sorun değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur. Çünkü savaşın sıradanlaşması, insanların acılara karşı duyarlılığını azaltır. Bir süre sonra savaşlar yalnızca haber başlıklarına dönüşür.
Eğer Ortadoğu ve çevresi gerçekten sürekli savaşların yaşandığı bir coğrafyaya dönüşmüşse, bu durum tesadüf müdür? Yoksa büyük güçlerin stratejik hesapları, bölgenin siyasi kırılganlıkları ve kimlik çatışmaları birbirini besleyen bir döngü mü oluşturmuştur?
Bugün İran merkezli savaş konuşulurken Afganistan ile Pakistan arasındaki çatışmanın unutulması belki de bu döngünün küçük bir örneğidir. Bir savaş diğerini görünmez kılar. Bir kriz başka bir krizin üzerini örter.
Eğer savaşların hangi toplumlar tarafından konuşulacağı bile siyasi tercihlerle belirleniyorsa, o zaman gerçekten evrensel bir barış fikrinden söz etmek mümkün müdür?
Ve daha da önemlisi: Biz savaşlara gerçekten insanî bir refleksle mi tepki veriyoruz, yoksa yalnızca bize anlatılan hikâyelerin sınırları içinde mi düşünüyoruz?