CHP’nin de ince çizgisi

CHP’nin düzenlediği “Barış ve Demokrasi Konferansı”, yalnızca başlığıyla değil, katılımcı profiliyle de dikkat çekti. Türkiye siyasetinin farklı damarlarından isimlerin aynı salonda buluşması, bir yandan çoğulculuk iddiasını güçlendiren bir tablo sundu; diğer yandan CHP’nin son dönemdeki konumlanma sorununu daha görünür kıldı. Çünkü mesele artık sadece bir “çözüm süreci” tartışması değil. Süreç, giderek Türkiye’nin iç hukuk reformlarından çok, Ortadoğu’daki jeopolitik kırılmalarla birlikte okunması gereken bir mahiyet kazanıyor.

Tam da bu nedenle şu soru kaçınılmaz: CHP, barış ve demokrasi başlığını sahiplenirken, bu sürecin olası başarısızlık senaryolarında kendisini nasıl konumlandıracak?

İktidar uzun süredir meseleyi iki eksen arasında sıkıştırıyor: İnsan hakları ve siyasi ikbal. Bir yandan reform söylemiyle uluslararası meşruiyet alanını genişletmeye çalışıyor; diğer yandan içeride seçim stratejilerini tahkim ediyor. Sürecin dili çoğu zaman normatif; fakat pratiği stratejik. Bu durum yeni değil. Türkiye’de “barış” kavramı çoğu kez iç politika hesaplarının gölgesinde dolaştı. Ancak bugün farklı olan, sürecin artık yalnızca Türkiye’nin iç dinamikleriyle değil, Suriye, Irak ve İran hattındaki gelişmelerle birlikte şekilleniyor olması.

CHP ise bu tabloda net bir karşı pozisyon almak yerine, sürecin normatif çerçevesini sahiplenmeyi tercih ediyor. İnsan hakları, hukuk devleti, demokratikleşme… Bunlar CHP’nin tarihsel olarak mesafeli duramayacağı başlıklar. Fakat sorun şu: Eğer süreç, iktidarın kontrolünde ve onun belirlediği parametrelerle ilerliyorsa, CHP’nin bu normatif çerçeveyi desteklemesi, sürecin olası kırılmalarında onu da sorumluluk alanına çekmez mi?

Siyasette risk, yalnızca yanlış pozisyon almaktan değil, muğlak pozisyon almaktan da doğar. CHP’nin karşı karşıya olduğu tehlike tam da burada yatıyor. Sürecin başarıya ulaşması halinde iktidar bunu kendi hanesine yazacaktır. Başarısızlık halinde ise “milli meselede ortak duruş” söylemi üzerinden........

© Yeni Ankara