50 artı 1. kişi için

Türkiye’de son yıllarda belirginleşen siyasal yapı, yüzeyde istikrar vaadiyle şekillense de derinlerde farklı türden bir daralmayı beraberinde getiriyor. Yüzde 50 artı 1 oy zorunluluğu, teorik olarak geniş toplumsal uzlaşmayı teşvik eden bir mekanizma gibi görünse de pratikte siyasal alanı iki büyük ittifak etrafında sıkıştıran bir işlev görmektedir. Bu sıkışma, yalnızca partilerin hareket alanını daraltmakla kalmamakta; seçmenin düşünme, değerlendirme ve tercih üretme biçimlerini de dönüştüren bir iklim yaratmaktadır.

Bu sistemin en dikkat çekici sonuçlarından biri, irili ufaklı tüm siyasi aktörlerin “kilit” hale gelmesidir. Küçük partiler, oy oranlarından bağımsız olarak büyük ittifakların vazgeçilmez parçalarına dönüşürken, bu durum ilk bakışta çoğulculuğun güçlenmesi gibi algılanabilir. Ancak gerçekte yaşanan, bağımsız siyasal hatların erimesidir. Çünkü bu partiler, varlıklarını sürdürebilmek adına büyük bloklardan birine eklemlenmek zorunda kalmakta; böylece özgün politikalar üretmek yerine ittifakın genel yönelimine uyum sağlamaya mecbur bırakılmaktadır.

Bu zorunlu hizalanma, siyasetin temsil kabiliyetini de zayıflatmaktadır. İki ittifak arasında kendisini tam anlamıyla ifade edemeyen geniş bir seçmen kitlesi ortaya çıkmakta; bu kitle çoğu zaman bir tercihten ziyade bir mecburiyet üzerinden oy kullanmaktadır. Siyaset, “neyi desteklediğin” sorusundan çok “neyi engellemek istediğin” sorusuna indirgenmekte; bu da demokratik tercihin niteliğini aşındırmaktadır.

Tam da bu noktada kutuplaşma, sistemin doğal bir sonucu olmanın ötesine geçerek, siyasal davranışı şekillendiren aktif bir mekanizma haline gelmektedir. Siyasetin dili sertleştikçe, seçmen davranışı da daha refleksif ve savunmacı bir hal almakta; her iki blokun seçmeni, kendi tarafını eleştirme kapasitesini giderek yitirmektedir. Ancak mesele yalnızca eleştirinin zayıflaması değildir. Daha derin bir dönüşüm söz konusudur: Taraflar, karşı tarafın yanlışlarını büyütmeye odaklanırken, kendi yanlışlarını da geniş kitleler nezdinde savunulabilir hale getirme eğilimi göstermektedir.

Normal şartlar altında ciddi bir siyasi maliyet doğurması beklenen hatalar, bu kutuplaşmış iklim içinde kolaylıkla meşrulaştırılabilmektedir. “Karşı taraf daha kötüsünü yapar”, “bu bir zorunluluktu” ya da “aslında mesele göründüğü gibi değil” gibi gerekçelerle, hatalar yalnızca tolere edilmekle kalmamakta; aynı zamanda kolektif bir savunma refleksiyle korunmaktadır. Bu durum, siyasal sorumluluk duygusunu aşındırırken, seçmenin rasyonel değerlendirme kapasitesini de zayıflatmaktadır. Siyaset böylece bir hesap sorma alanı olmaktan çıkıp, bir aidiyet koruma mekanizmasına dönüşmektedir.

Bu dönüşümün bir diğer boyutu ise siyasal stratejilerin neredeyse tamamen yüzde 50 artı 1 matematiği üzerinden şekillenmesidir. Politik hamleler, uzun vadeli toplumsal fayda ya da ilkesel duruşlardan ziyade, kısa vadeli oy maksimizasyonu hedefiyle kurgulanmaktadır. Bu da siyaseti, değer ve politika üretme alanı olmaktan çıkarıp, seçmen davranışlarını yönlendirmeye odaklanan bir mühendislik faaliyetine dönüştürmektedir.

Bu bağlamda, hemen her siyasi söylem ve kararın arka planında “hangi seçmen grubuna nasıl etki eder” sorusunun belirleyici olduğu görülmektedir. Bu yaklaşım, partileri kendi tabanlarını konsolide etmeye ve karşı tarafın seçmenini provoke etmeye yönelik stratejilere yöneltmektedir. Böylece siyaset, uzlaşma üretmek yerine gerilim üretmenin daha işlevsel olduğu bir zemine kaymaktadır.

Daha da önemlisi, bu stratejik yaklaşım zamanla seçmenin temel davranış biçimlerini de dönüştürmektedir. Seçmen, politik tercihlerini değerlendirirken içerikten çok kimliğe, politikadan çok aidiyete odaklanmaya başlamaktadır. Bu durum, demokratik katılımın niteliğini düşürmekte; seçimi bir tercih meselesi olmaktan çıkarıp, bir taraf seçme zorunluluğuna indirgemektedir.

Böylesi bir ortamda üçüncü bir yolun imkânı ve gerekliliği daha görünür hale gelmektedir. Üçüncü yol, yalnızca yeni bir siyasi aktörün ortaya çıkması değil; aynı zamanda siyasal düşünüş biçiminde bir kırılmayı ifade eder. Bu kırılma, siyaseti iki karşıt kutup arasında sıkışmış bir mücadele alanı olmaktan çıkararak, farklı toplumsal taleplerin özgürce ifade edilebildiği bir zemine dönüştürmeyi hedefler. Ancak mevcut sistem içinde böyle bir girişimin karşılaşacağı en büyük engel, meşruiyet sorunudur.

İki kutuplu yapı, kendisi dışında kalan her alternatifi kolaylıkla “bölücü”, “zayıflatıcı” ya da daha sert bir ifadeyle “ihanet” çerçevesine yerleştirebilmektedir. Bu etiketleme yalnızca siyasi elitler düzeyinde kalmaz; hızla toplumsal tabana da yayılır. Böylece üçüncü bir yol arayışı, daha ortaya çıkmadan itibarsızlaştırılır ve geniş kitlelere ulaşma imkânı büyük ölçüde ortadan kalkar. Oysa demokratik bir sistemin sağlıklı işleyebilmesi için farklı alternatiflerin varlığı bir tehdit değil, bir zenginlik olarak görülmelidir.

Mevcut yapının bir diğer kritik sonucu ise seçim öncesi ve sonrası koalisyonlar arasındaki farkın ortadan kalkmış olmasıdır. Koalisyonlar artık seçim sonrasında şeffaf müzakerelerle kurulan yapılar olmaktan çıkmış; seçim öncesinde şekillenen ve seçmeni belirli bloklara mahkûm eden zorunlu birlikteliklere dönüşmüştür. Bu durum, siyasal pazarlık süreçlerini görünmez hale getirirken, seçmenin bu süreçler üzerindeki denetim kapasitesini de zayıflatmaktadır.

Bu nedenle üçüncü bir yolun gerçek anlamda var olabilmesi, yalnızca yeni aktörlerin ortaya çıkmasıyla değil; aynı zamanda bu aktörlerin pazarlık siyasetinden belirli ölçüde korunmasıyla mümkündür. Bu da kurumsal düzenlemeleri ve siyasal kültürü birlikte ele alan bir dönüşümü zorunlu kılar. Seçim sisteminde yapılacak düzenlemeler, farklı görüşlerin daha bağımsız bir şekilde temsil edilmesini sağlayabilir. Ancak daha önemlisi, toplumun farklı siyasi seçenekleri bir tehdit olarak değil, demokratik çeşitliliğin doğal bir parçası olarak görmeye başlamasıdır.

Sonuç olarak, yüzde 50 artı 1 sisteminin yarattığı iki kutuplu siyasal yapı, görünürde istikrar sağlarken, derinlerde temsil krizini, kutuplaşmayı ve siyasal davranışların dönüşümünü besleyen bir mekanizma haline gelmiştir. Bu yapının konforunu büyük ölçüde siyasi partiler yaşarken, bedelini seçmen ödemektedir. Siyasetin yeniden çoğulcu, eleştirel ve kapsayıcı bir zemine kavuşabilmesi için üçüncü bir yolun varlığı artık bir seçenek değil, demokratik bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.


© Yeni Ankara