“İran’cı” suçlaması |
Ortadoğu’nun bu keskin fay hatlarında tartışma çoğu zaman basitleştirilerek yürütülüyor: Ya İran’dan yanasın ya da karşısında. Oysa asıl mesele bu kadar indirgenebilir mi? Bir pozisyon alış, ille de bir devleti sahiplenmek zorunda mıdır? Yoksa bazı durumlarda “kime karşı durduğun” en az “kimin yanında durduğun” kadar belirleyici midir?
Bugün Türkiye’de ekranlarda ve köşe yazılarında sıkça rastlanan bir eğilim var: İsrail ve ABD politikalarına yönelik eleştiriyi doğrudan “İrancılık” etiketiyle yaftalamak. Bu refleks, düşünsel tembelliğin mi sonucu, yoksa bilinçli bir çerçeveleme mi? Daha açık soralım: İsrail’e karşı çıkmak neden otomatik olarak İran’a destek vermek anlamına gelsin?
Eğer bu mantık silsilesini kabul edersek, karşıt bir önerme de aynı derecede geçerli olmaz mı? O halde “ne çok İrancı varmış” diyenlere karşı “ne çok Siyonist varmış” demek de aynı ölçüde indirgemeci ve sorunlu değil midir? Peki o zaman neden biri makul, diğeri aşırı bulunuyor?
Asıl düğüm noktası burada ortaya çıkıyor: Türkiye’de dış politika tartışmaları çoğu zaman ahlaki pozisyonlarla stratejik aklı birbirine karıştırıyor. Oysa devletler hislerle değil, çıkar ve denge hesaplarıyla hareket eder. Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz: Bir toplumun hissiyatı ile devletin aklı aynı çizgide yürümek zorunda mıdır?
İran söz konusu olduğunda tablo zaten karmaşıktır. İran’ın kendi halkına yönelik uygulamaları, bölgedeki nüfuz alanını genişletme stratejisi, mezhep temelli etkisi… Bunların hiçbiri görmezden gelinebilecek başlıklar değil. Türkiye ile tarihsel rekabetin izleri de ortada. Yani ortada romantize edilecek bir İran yok.
Ama aynı şekilde İsrail’in tarihsel anlatısına, “vaadedilmiş topraklar” mitine ve bu miti siyasal bir projeye dönüştürme biçimine bakıldığında da başka bir gerçeklik karşımıza çıkmıyor mu? Bu ideolojik çerçevenin, bölgedeki askeri ve siyasi hamlelerle birleştiğinde nasıl bir genişleme refleksi doğurduğunu görmemek mümkün mü? Ve bu noktada sorulması gereken soru şu değil mi: Bu iki aktör arasında tercih yapmaya zorlanmak, başlı başına bir tuzak değil mi?
Belki de mesele, taraf olmak değil; taraf olmaya zorlayan denklemi sorgulamaktır.
Türkiye açısından bakıldığında ise daha soğukkanlı bir perspektife ihtiyaç var. Çünkü Türkiye ne İran’dır ne de İsrail. Coğrafi konumu, tarihsel mirası ve toplumsal yapısı itibarıyla çok daha karmaşık bir dengeyi temsil eder. Bu yüzden Türkiye’nin refleksi, herhangi bir eksene eklemlenmek değil; kendi eksenini korumak olmalıdır.
Burada kritik ayrım şu olabilir: Toplumsal hissiyat ile devlet aklı arasındaki mesafe.
Toplum, yaşananlara bakarak İsrail’e karşı daha sert bir duygu geliştirebilir. Bu, tarihsel hafızayla, dini ve kültürel kodlarla da beslenen bir refleks olabilir. Bu hissiyatın tamamen irrasyonel olduğunu söylemek de kolay değil. Ancak devletin aynı refleksle hareket etmesi beklenebilir mi? Devlet, duygularla değil risk analiziyle hareket etmek zorunda değil midir?
O halde şu soruyu sormak gerekir: Türkiye’nin çıkarı bugün İran’la açık bir gerilim yaşamakta mı, yoksa bu başlığı zamana yaymakta mı?
Çünkü mevcut tabloda İran’la yaşanacak bir gerilim, Türkiye’yi doğrudan daha geniş bir çatışma denklemine çekmez mi? Üstelik bu denklemde Türkiye’nin karşısına sadece İran değil, çok daha geniş bir jeopolitik baskı hattı çıkmaz mı?
Tam da bu nedenle “İran meselesinin ertelenebilirliği” önemli bir stratejik başlık olarak karşımıza çıkıyor. Ertelemek, görmezden gelmek değildir. Ertelemek, öncelik sıralaması yapmaktır. Peki Türkiye’nin önceliği ne olmalıdır? Bölgesel bir yangının dışında kalmak mı, yoksa o yangının taraflarından biri haline gelmek mi?
Burada ince ama hayati bir ayrım var: İran’a yönelik eleştirel mesafeyi korumak ile İsrail ve ABD politikalarına karşı çıkmak birbirini dışlayan tutumlar değildir. Aksine, bu iki pozisyon aynı anda sürdürülebilir. Ancak kamuoyundaki tartışma dili bu nüansı kaybetmiş durumda.
Belki de asıl sorun, düşünsel alanın kutuplaşma tarafından esir alınmış olmasıdır. Her eleştirinin bir “taraf” etiketiyle damgalandığı bir ortamda, bağımsız bir pozisyon geliştirmek neredeyse imkânsız hale geliyor. Oysa Türkiye gibi ülkeler için en değerli şey tam da bu bağımsızlık değil midir?
Şu soruyu sormadan geçmeyelim: Eğer Türkiye, her küresel gerilimde bir taraf seçmek zorunda kalıyorsa, gerçekten bağımsız bir dış politikadan söz edebilir miyiz?
Sonuç olarak mesele İran’dan yana olmak değildir. Mesele, Türkiye’nin kendi çıkarlarını merkeze alarak hareket edebilmesidir. Bu da zaman zaman bazı dosyaları ertelemeyi, bazı çelişkileri yönetmeyi ve bazı gerilimleri bilinçli olarak düşük yoğunlukta tutmayı gerektirir.
İran’la ilgili tüm sorun başlıkları ortadayken bile şu gerçek değişmiyor: Bugün öncelik, yeni cepheler açmak değil; mevcut riskleri kontrol altında tutmaktır. Çünkü her açılan yeni cephe, Türkiye’nin manevra alanını daraltır.
Belki de en doğru soru şudur: Türkiye, başkalarının yazdığı bir senaryoda rol mü alacak, yoksa kendi senaryosunu mu yazacak?
Her şey bir tarafa sorunlarımızı erteleyebilecek olduğumuzu öngördüğümüz tarafta insani bir dayanışma yaşamak mümkün. Onların tarafında olmasak da Siyonizmin karşısında olmak neredeyse insani bir mecburiyet; değil mi?