Ankara’daki İsrail Evleri

Ankara’daki İsrail EvleriREFİK TUZCUOĞLU

Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin Emek’teki 'İsrail Evleri' hakkındaki tescil iptali kararı, sadece bir imar hukuku meselesi değil; bir medeniyetin kendi mekânıyla kurduğu sancılı ilişkinin aynasıdır. Ankara Mimarlar Odası’nın büyük bir ısrarla 'kültür varlığı' olarak tescil ettirmek istediği bu yapılar hakkında yargının verdiği hüküm; mimariyi 'eski' ile 'eser' arasındaki o ince ama derin çizgide yeniden düşünmemize kapı aralıyor. Mahkemenin, bir yapının sadece 'yapıldığı dönemi yansıtmasını' onu korumak için yeterli görmemesi, aslında modernleşme tarihimizin mekânsal bir otopsisidir. Nitekim mahkeme; İsrail Evleri’ni kent belleği, estetik, tekillik, hatıra ve simgesel değerleri açısından titizlikle değerlendirmiş ve yapının tescile uygun olmadığı sonucuna varmıştır.

Bir şehri sadece beton, asfalt ve geometrik düzenlemelerden ibaret görmek, oradaki hayatı ıskalamaktır. Sadettin Ökten hocanın ifadesiyle; "Şehir ve şehirli arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. Şehir görünmez bir dille şehirliyi besler, büyütür ve zenginleştirir." Ancak bu besleme ilişkisi, iki yönlü bir damar gibidir. Şehirli şehri inşa ederken aslında kendi ruhunu o taşlara üfler; şehir de o ruhu biriktirip bir medeniyet dili olarak yeniden insana iade eder.

Bugün yaşadığımız tıkanıklık tam da bu damarın kesilmesinden kaynaklanıyor. Şehir artık insanı besleyemiyor; çünkü şehir artık ruhu olan, sükûnet veren bir yaşam alanı değil, "ekonomik bir mücadele sahası" hâline geldi. Sokaklar, sadece bir noktadan diğerine ulaşılan gri koridorlar; binalar ise metrekare bazlı finansal enstrümanlar... Öte yandan, insan da şehri besleyemiyor. Çünkü üzerinde yaşadığı mekânla arasında medeniyet kökenli bir bağ kalmadı. Şehirli, yaşadığı sokağı kendi........

© Yeni Akit