Değerler ve aidiyetler düzleminde hicretin gerçekleşmesi

Değerler ve aidiyetler düzleminde hicretin gerçekleşmesi

Hicret, Müslümanın inancını koruma ve bâtıldan uzaklaşma iradesidir. Hicret, sadece mekânsal bir ayrılış değil; inancı korumak, zulümden uzaklaşmak ve Allah’a yönelmek anlamında çok katmanlı bir kavramdır.

Modern çağın en belirgin yanı, insanı yerinden etmek için artık coğrafyaya ihtiyaç duymamasıdır. Eskiden hicret, bir beldeden başka bir beldeye yürüyüştü; bugün ise insan, aynı şehirde kalarak da inancından uzaklaştırılabiliyor. Zira çağın kuşatması mekânla değil, zihinle; sınırla değil, değerlerle kuruluyor. Bu yüzden mesele artık “nerede yaşadığın” değil, “neye ait olduğun” meselesidir.

Ladinî yapılar, çoğu zaman kendilerini nötr, tarafsız ya da evrensel diye sunarlar. Oysa bu yapıların zemininde, insanı vahiyden bağımsızlaştıran bir anlayış yatar. İnancı hayattan dışlayan, dini vicdana hapseden, hakikati çoğullaştırarak belirsizleştiren bu yaklaşım; fark edilmeden insanın aidiyetini dönüştürür. Mümin, bu yapıların içinde kaldıkça değil, onlara alıştıkça çözülür.

İşte tam bu noktada hicret yeniden anlam kazanır. Ancak bu hicret, bir yolculuktan ziyade bir tercihtir. Gürültüden sükûna, savrulmadan istikamete, kalabalıktan hakikate doğru atılan bir adımdır. Ladinî yapılardan ayrılmak; sadece fiziksel bir kopuş değil, zihinsel ve ahlâkî bir arınmadır. Bu, insanın kendini yeniden konumlandırması, yönünü yeniden tayin etmesidir.

Çünkü her çağın bir imtihanı vardır. Bu çağın imtihanı ise, hak ile bâtılın sınırlarının silikleştirilmesidir. Böyle bir zeminde mümin için hicret; hakikati koruyabilmek adına mesafe koyabilme cesaretidir. Bazen bir çevreden, bazen bir........

© Yeni Akit