Kadro’ya göre Türkiye’de sınıf çatışmaları
Yıldırım Koç yazdı…
www.yildirimkoc.com.tr
Şevket Süreyya’ya göre, Türkiye’de 1930’lu yılların başlarında sınıf çatışmaları önemli değildi. İşçi sınıfı çok az gelişmişti ve deneyimsizdi. İşçilerin çoğu nakit ihtiyacını karşılamak amacıyla yılın belirli dönemlerinde kente gelip veya madenlerde işçilik yapan köylülerdi. Daimi işçilerin önemli bir bölümü de ilk kuşak işçiydi. Kentte yaşayan işçilerin önemli bir bölümünün de köyle bağı ve köyden gelen ek geliri vardı. 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası başkanı Fethi Okyar’ın İzmir’e gelmesi sırasında genellikle mevsimlik işçilerin yaptıkları gösteriler, istisnai bir eylemdi. Nüfusun dörtte üçü köylerde yaşıyordu. Köylülerin de toprak ağalarına, tefecilere, şeyhlere karşı bir mücadelesi yoktu. Bu koşullarda, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde “devlet sosyalizmi” ve halkçılık politikalarıyla, ülkede işçi sayısı artırılırken, devletin bu işçilere iyi çalışma ve yaşama koşullarını sağlamasıyla, sınıf çatışmaları olmadan ekonomik kalkınma gerçekleştirilebilirdi. Bu tarihlerde Türkiye’deki burjuvazinin çok büyük bölümü Ermeni, Rum ve Yahudi idi. Bunlar da ağırlıklı olarak yabancı şirketlerin Türkiye temsilcileri olarak ticaret ve bankacılıkla uğraşıyordu. Bunların gücü de devlet tarafından kontrol altında tutulursa, sınıf çatışmaları ve böylece eski TKP’nin Kemalist Devrim’e karşı faaliyet göstermesi önlenebilirdi. Nitekim, bu yıllarda Sümerbank, Etibank, Şeker Fabrikaları gibi kamu işletmelerinde çalışan işçilere sağlanan haklar son derece önemlidir. Ayrıca, 1926 yılında kabul edilen 788 sayılı Memurin Kanunuyla, işçi sınıfının üst tabakasını oluşturan “memurlar” da zaten hem önemli haklardan yararlanıyor, hem de Kemalist Devrim’e sahip çıkıyorlardı.
1932 yılından itibaren Teşviki Sanayi Kanunundan yararlanan işletmelere ilişkin istatistikler derlenmeye başlandı. 1932 yılında 1473 işletmede 52.172 işçi ve ustabaşı ile 3142 memur bulunuyordu. 1933 yılında 1397 işletmedeki işçi ve ustabaşı sayısı 62.215 ve memur sayısı 2774 oldu. 1934 yılında ise 1309 işletmede 66.247 işçi ve ustabaşı ve 2903 memur istihdam ediliyordu. (Tökin, İsmail Hüsrev, Rakamlarla Türkiye, Cilt II, Başbakanlık İstatistik Gn.Md.Yay.No. 302, Ankara, 1949;71-72; İstatistik Umum Müdürlüğü, Sanayi İstatistikleri, 1932-1939, Ankara, 1941;17)
3008 sayılı İş Kanunu 1936 yılında kabul edildi. 1.11.1936 tarihinde ise, İktisat Bakanlığına bağlı İş Dairesi Teşkilatı oluşturuldu. Bu birim, 1937 yılı sonunda Türkiye’de tarım-dışı sektörlerde işyeri ve işçi sayısının saptanmasına çalıştı. Elde edilen verilere göre, 1937 yılı sonunda Türkiye’de 5 ve daha fazla sayıda işçi çalıştıran 6.252 işyerinde 265.341 işçi ve 15.422 müstahdem istihdam ediliyordu. 5-9 işçi çalıştıran 2837 işyerinde 18.056 işçi ve 1413 müstahdem, 10 ve daha fazla sayıda işçi çalıştıran 3415 işyerinde 247.285 işçi ve 14.009 müstahdem bulunuyordu. (Çalışma Bakanlığı, İş İstatistikleri, Başbakanlık İstatistik Gn.Md. Yay.No.243, Ankara, 1945;1) (Türkiye’de bu dönemde işçi sınıfının durumuna ilişkin olarak bkz. Yıldırım Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, Osmanlı’dan 2020’ye, Kaynak Yay., İstanbul, 2021;265-289,319-337)
Şevket Süreyya, uygulanacak kapsamlı devletçilik politikasıyla sömürme düzeninin önlenebileceği beklentisi içindeydi.
Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro kitabının 1968 yılında yapılan ikinci baskısının önsözünde 1930’lu yıllardaki yaklaşımlarına ilişkin olarak şu değerlendirmeleri yapıyordu:
“İnkılâpçı bir milli dinamizmin ve millî bir ruh içinde ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir millet’ ülküsünün, böylece aşırı sınıflaşmalara ve er geç sınıf kavgalarının keskinleşmesi yoluna kayışı, 1923-1938 arasında hakikaten korkulan bir haldi. O devre içinde yazılan İnkılâp ve Kadro’da, baştan sona bu korkunun ve ona karşı çıkışın şuurlaşması çabasını göreceksiniz.” (Aydemir,1968;20)
“Görüşlerimize göre eski Türkiye, zaten bir yarı sömürgeydi. Harap, sermayesiz bir ülkeydi. Sanayisizdi. Şehir, kasaba ayân ve eşrafı ve toprak ağaları ile, İstanbul ve İzmir’de yabancı ülkelerle ticari hareketlere aracılık eden dar ve zayıf bir levantenler zümresinden başka keskin sınıf ayrılıkları yoktu. O halde çağdaş sınıf ayrılıklarının doğmasını, tabiî karma bir ekonomi düzeni içinde önlemek pek âlâ mümkündü.” (Aydemir,1968;20)
Şevket Süreyya, 1932 yılında yayımlanan İnkılâp ve Kadro’da şunları yazıyordu:
“Yeni Türkiye, aşırı ve çelişmeli bir sanayi ve sermaye yoğunluğu yaratarak, kendi içinde sınıfların........© Veryansın TV
