Kadro’nun amacı ve işlevi |
Yıldırım Koç yazdı…
www.yildirimkoc.com.tr
Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro kitabının 1968 yılında bazı değişikliklerle yapılan ikinci baskısına yazdığı önsözde KADRO’nun amacını ve işlevini şöyle özetlemekteydi:
“İnkılâpçı bir milli dinamizmin ve millî bir ruh içinde ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir millet’ ülküsünün, böylece aşırı sınıflaşmalara ve er geç sınıf kavgalarının keskinleşmesi yoluna kayışı, 1923-1938 arasında hakikaten korkulan bir haldi. O devre içinde yazılan İnkılâp ve Kadro’da, baştan sona bu korkunun ve ona karşı çıkışın şuurlaşması çabasını göreceksiniz.” (Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro, İkinci Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara,1968;20)
“Görüşlerimize göre eski Türkiye, zaten bir yarı sömürgeydi. Harap, sermayesiz bir ülkeydi. Sanayisizdi. Şehir, kasaba ayân ve eşrafı ve toprak ağaları ile, İstanbul ve İzmir’de yabancı ülkelerle ticari hareketlere aracılık eden dar ve zayıf bir levantenler zümresinden başka keskin sınıf ayrılıkları yoktu. O halde çağdaş sınıf ayrılıklarının doğmasını, tabiî karma bir ekonomi düzeni içinde önlemek pek âlâ mümkündü.” (Aydemir,1968;20)
KADRO Dergisi, bir taraftan Şevket Süreyya’nın 1920’li yıllardan beri savunduğu “sosyalizme yönelik kapitalist olmayan yol” stratejisinin, diğer taraftan Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye’nin ve dünyanın somut şartlarının gerçekçi bir değerlendirmesine dayanan bağımsızlıkçı, milliyetçi ve demokratik bir sosyalizm modelinin (“devlet sosyalizmi”) örtüşmesi olarak, bu iki yaklaşımın uyumlu olduğu 1932-1934 döneminde yayımlandı. Ancak her iki strateji de, Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminin yaşandığı ve 1928 yılından itibaren dünyada gerginliğin arttığı koşullarda açıkça sosyalizmden söz etmedi; ancak hedef ve uygulamalar (devlet sosyalizmi, halkçılık, planlı ekonomi, vb.) Türkiye’ye özgü bağımsızlıkçı, milliyetçi ve demokratik bir sosyalizm doğrultusundaydı.
Açıkça sosyalizmden söz edilmemesinin birkaç nedeni olsa gerek.
Birincisi, bu dönemde Sovyetler Birliği’nde sosyalizm adına yapılan baskıcı uygulamalardır. Stalin’in baskıcı yönetimi altındaki bu uygulamalar, 1936-1937 yıllarında Komünist Partisi’nin, Kızıl Ordu’nun ve Sovyet bürokrasisinin üst kadrolarından birçok kişinin işkenceyle alınmış itirafları sonucunda kurşuna dizilmelerine kadar gelişti.
İkinci neden, Avrupa ülkelerinde kendisini “sosyalist” olarak nitelendiren siyasi partilerin emperyalist politikaları ve sömürgeciliği destekleyen çizgisiydi.
Üçüncü neden de, Kadro’yu çıkaran 6 kişinin 4’ünün geçmişte eski TKP ile olan ilişkileriydi.
Dördüncü neden, Mustafa Kemal Paşa’nın “kadir-i mutlak” olmaması, büyük gücüne karşın bazı engellemelerle karşılaşmasıydı. Bu durumu Şevket Süreyya Aydemir, 11 Kasım 1970 günlü Milliyet’te yayımlanan yazısında şöyle anlatıyordu:
“Bu Teşkilatı Esasiye Kanununun sözcüsü Celal Nuri Bey’di. Celal Nuri Bey meşrutiyet devri iradecilerinin sayılı münevver önderlerinden biridir. Fakat 1924 Anayasası Meclis’e geldiği zaman görüldü ki, bu Anayasa keza Türkiye’de inkılâbı sona ermiş saymaktadır. Çünkü Anayasayı Meclis’de hükümete takdim eden Celal Nuri Bey demektedir ki: ‘İnkılâbımız artık zirve noktasına varmıştır.’ (…)
“Bence bizim inkılâbımızın, bizim kurtuluş hareketimizin ilk kısırlaştırılma teşebbüsü 1924 Anayasası ile başlar. Nitekim Gazi Mustafa Kemal bu Anayasaya muhalefet etmiştir. Evvela demiştir ki, bu Anayasada mevcut olan ve lâikliğe aykırı olarak bu devleti bir İslam devleti olarak gösteren bu maddeyi kaldıralım.
“Meclis ve Anayasa Encümeni bu maddeyi kaldırmamıştır. Ondan sonra demiştir ki: bu Anayasanın maddeleri hakkında bana veto hakkı verin. Keza, Anayasa Komisyonu ve Meclis ileri gelenleri bu veto hakkını Mustafa Kemal’e vermemişlerdir. O vakit denilmiştir ki; ‘Bu veto hakkı Mustafa Kemal’e bir diktatör yetkisi verir ve Meclis’in kararları üzerinde ve Meclis’in kontrolünden çıkan müdahaleleri olabilir.’
“En garibi, Atatürk’e karşı veto hakkında bu kadar titiz davranan insanlar, Meclis’in en münevver insanlarıydı; Şükrü Saraçoğlu, Mahmut Esat, Hasan Saka ve saire gibi.”
Şevket Süreyya’nın girişimine engellemeler 15 Ocak 1931 günü gerçekleştirilen konferans sonrasında hemen başladı:
Konferans sonrasında “İlk yankı, şu oldu: Halk Partisi içerisinde yeni bir cereyan doğmuştur. Halk Partisi kendi içinden bir cereyan yaratmaktadır. (…)
“Recep Peker’e uzunca bir mektup yazarak hareketin aslında fırkanın içinde, fırkanın fiili prensipleri içinde mevcut olan bazı fikri değerlerin tartışılması mahiyetinde olduğunu, bunun yeni bir cereyan, parti içinde yeni parçalanma gibi alınmaması gerektiğini bildirdim.” (Şevket Süreyya Aydemir, “Kadro Hareketi”, Milliyet, 14.11.1970; Mektubun tam metni için bkz. “Şevket Süreyya’nın Recep Peker’e Telgrafı ve Mektubu”, İlhan Tekeli-Selim İlkin, Bir Cumhuriyet Öyküsü, Kadrocular ve Kadro’yu Anlamak, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 2003;549-551)
Şevket Süreyya, İnkılâp ve Kadro kitabını ve KADRO’yu, Mustafa Kemal Paşa’nın uygulamalarının kuramsal formülasyonu olarak sundu. İnkılâp ve Kadro’nun ilk baskısında kapakta “İnkılâp ve Kadro (İnkılâbın İdeolojisi)” yazıyordu. Şevket Süreyya Aydemir, 18 Kasım 1970 günkü Milliyet’te yayımlanan yazısında şöyle diyordu: “Burada bir noktayı belirtmek isterim. Kadro’nun yazı ve münakaşalarında Atatürk’ün fikirlerinden ilham alındı. Mesela İnkılap ve Kadro kitabında -ki Atatürk’e tasarısı sunuldu ve büyük takdir gördü- tek yerde Atatürk’ün adı geçmez. Fakat Atatürk’ün prensipleri geçer. Kadro hareketinde de böyledir. Nitekim karşı taraf bundan da faydalanmak istemiştir. Ve bir defasında Atatürk, ‘onlar benim arkadaşlarımdır. Benden direktif alıyorlar. Elbet beni yazmıyacaklar, eserimizi yazacaklar’ demiştir.”
Ancak CHP Genel Sekreteri Recep Peker KADRO’ya karşı bir tavır içindeydi. Recep Peker’in engelleyici tavrı, Atatürk’e başvurularak aşılabildi. Bu süreçte Yakup Kadri’nin önemli katkısı oldu.
Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun önemini, 10 Kasım 1970 günlü Milliyet’te şöyle anlatıyordu: “Gazi Mustafa Kemal’in yakınıydı. Yakup Kadri, Kadro’nun Çankaya’da, hükümet nezdinde, Meclis’te, partide sözcüsü, koruyucusu, daha doğrusu elçisi oldu.”
Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri’nin önemini 15 Kasım 1970 tarihli Milliyet’te de şöyle anlatıyordu: “Atatürk’ün yakınıydı. Hemen her gün Atatürk’ün sofrasında idi ve partinin adamıydı. Meclis’te mebustu. Memlekette yazardı, tanınmış bir edibimizdi. Arkasında gölgeli hiçbir şey yoktu. Mütareke devrinde İstanbul’da Milli Mücadeleyi, İstiklal Savaşını celâdetle müdafaa eden birlik kalemden en önde gelendi. Bunun için Yakup Kadri........