Doğan Avcıoğlu ve Mahir Çayan’ın yaşadığı ortak sorun
Yıldırım Koç yazdı…
www.yildirimkoc.com.tr
Yön-Devrim çizgisini ve Doğan Avcıoğlu’nun amaçları ve mücadele stratejisini anlayabilmek için, 1960’lı yıllarda Türkiye’de halkın ekonomik ve toplumsal durumunu ve siyasi tercihlerini ele almak gerekmektedir.
Türkiye’de solda yaygın bir eğilim, yoksulluk edebiyatı yapmaktır. Halkın desteğini kazanabilmek için halkın yoksulluğundan, işlerin daha da kötüye gideceğinden söz edilir. Halbuki halkımız bu konularda somut şartların somut tahlilini yapar, mevcut durumunun eskiye göre nasıl olduğuna gerçekçi bir biçimde bakar, durumunu daha da iyileştirme olanaklarının olup olmadığını değerlendirir. Çok görmüş geçirmiş olduğundan ve kısa vadeli çıkarlarını çok iyi bildiğinden, çok mecbur kalmadıkça risk almaz, olmayacak duaya “amin” demez, değişiklik ve bu amaçla mücadele önerilerine son derece ihtiyatlı ve tedbirli bir biçimde tepki verir.
Bu hesaplı tavır bazen cahillik, aldatılmışlık, bazen de korku olarak algılanır. Halkın desteğini almak isteyenler, tepkilerini bu tespitlerine göre belirler ve uygularlar.
Sırtında yumurta küfesi taşıyan, bir aileyi geçindirme sorumluluğu olan insanlar ancak çok mecbur kalırlarsa, ekonomik koşullar onları gerçekten çaresiz bırakırsa ve mücadele ettiklerinde bir başarı umudu sezerlerse, kendilerine önerilen düzen karşıtı mücadelelere katılırlar. Mevcut düzen içinde daha iyi çalışma ve yaşama koşulları için mücadeleye girilmesi çok daha kolaydır. Grev ve farklı eylem türlerinin sonuçları hemen ortaya çıkar. Ancak uzun vadeli sonuçları olacak ve köklü düzen değişikliklerini hedefleyen mücadeleler çok daha risklidir ve sonuçları belirsizdir.
1960’lı yıllarda düzenin bazı sonuçlarına karşı işçi, memur ve köylü eylemleri oldu. Ancak bunlar, mevcut düzen içinde şartların kötüleşmesine karşı düzen içinde kalan tepkilerdi veya mevcut düzen içinde şartların iyileştirilmesini talep ediyordu. Bu eylemler de, belirli dönemler hariç, yaygın değildi ve bazı durumlarda da yenilgiyle sonuçlandı. Her yenilgi sonrasında da eylemcilerin önderleri, ibreti alem için büyük baskılar yaşadı.
Halkın tepki vermesi beklenirken yapılan bir hata, yoksulluk ile yoksullaşma arasındaki farkın görülmemesiydi. Tepki veren, yoksul insan değil, yoksullaşan insandır. Geçmişten beri yoksul olan ve yoksulluğu devam eden kişilerin tepkisi sınırlıdır. Elindekini kaybedenin tepkiye girme eğilimi çok daha yüksektir.
1960’lı yıllarda düzenin sonuçlarına karşı çıkmanın ötesinde, düzene karşı çıkan ve düzeni kökten değiştirmeye çalışan siyasi örgütlenmelerin büyük bölümü halktan bekledikleri desteği alamayınca, bu durumu cahillik veya korkaklık olarak yorumladı ve onların yararına olduğunu düşündükleri köklü düzen değişikliklerini gerçekleştirebilmek ve ondan sonra da halkın desteğini alabilmek amacıyla farklı stratejiler geliştirdi.
Doğan Avcıoğlu’nun tespiti, halkın tutucu ve gerici siyasi ve toplumsal güçler tarafından etki altına alındığı, aldatıldığı veya cahil bırakıldığıydı. Bu durumda, ülkenin ve halkın yararına işlerin yapılabilmesi, ancak “cici demokrasi”ye güvenilmemesine, “zinde güçler”in iktidarı almasına bağlıydı. Halk ancak ondan sonra eğitilecek, bilinçlendirilecek, gerçek çıkarlarını kavrayarak iktidara gelmiş olan “zinde güçler”e destek verecekti. Ülkenin sorunları da ancak bu destekle çözüme kavuşturulabilecekti.
Mahir Çayan’a göre, insanların tepki vermemesinin nedeni, devletin gücü ve baskısıydı. Devletin gücünün abartıldığı gibi olmadığı silahlı eylemle gösterilebilirse, şimdilik korkudan sessiz kalan kitleler de hem kendi çıkarları, hem de ülkenin genel çıkarları için verilen mücadeleye aktif olarak katılacaktı.
Her iki yaklaşımın temel varsayımı, ülkenin bağımsızlığının, Kemalist Devrim’in kazanımlarının ve özellikle laik düzenin saldırıya maruz kaldığı bir dönemde, halkın çalışma ve yaşama koşullarının da kötüleştiği, insanların yoksullukla boğuştuğuydu.
Ancak 1960’lı yıllarda halkın ekonomik durumu ve geleceğe ilişkin beklentileri bu varsayımlardan çok farklıydı.
Türkiye’ye yönelik saldırılar doğruydu; ancak 1950’li ve 1960’lı yıllarda halkın hayat standardı yükseldi, iş olanakları arttı, insanların tüketim kalıbında önemli değişiklikler yaşandı.
Bu dönemde çarıktan kara lastiğe ve kunduraya geçildi. DDT, köylünün yaşamında önemli bir sorun olan haşerata karşı etkili bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Antibiyotik olarak ilk kez penisilin kullanıma girdi ve verem ve frengi gibi yaygın ve öldürücü hastalıklarla mücadelede önemli başarılar elde edildi. Radyo yaygınlaştı. 1960’lı yılların ortalarından itibaren, sınırlı da olsa, televizyon yayınlarına geçildi. Tereyağı alamayan margarin yiyebilmeye başladı. Mangalın yerini gazocağı aldı. Ardından tüp gaza geçildi. Köylere elektrik ve yol gitti. Montaj biçiminde başlayan ithal ikameci sanayileşmeyle birlikte, bazı dayanıklı tüketim mallarının üretimi başladı ve yaygınlaştı. İnsanlar öncelikli olarak buzdolabı ve çamaşır makinesi aldı. Elektriğin gittiği her köyde, bu tür dayanıklı tüketim malları yaygınlaştı.
Tarımdaki mekanizasyon, tam olarak mülksüzleşmemiş bazı köylüleri kente itti; kentlerin olanakları bu insanları kente çekti. Gecekondular hızla çoğalmaya başladı. İnsanlar, bugünkü ölçülere göre çok geri olan bazı olanaklardan kentlerde yararlanabildiklerinde, kendilerini köylerine göre çok daha rahat hissettiler. Hazine arazilerinde yapılan gecekondular, daha sonraları tapu alınmasıyla birlikte, müteahhide verilerek daire sahibi olunmasını sağladı. Kentin yetersiz eğitim, sağlık, iş, eğlence olanakları bile, “nispi bir refah” sağladı. Eğitim aracılığıyla daha iyi çalışma ve yaşama koşullarına kavuşma olanakları arttı. Üniversite diploması her kapıyı açan bir anahtar oldu.
Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’na göre (DPT, Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı,1973-1977, Ankara,1973;89), sigortalı işçilerin ve genel bütçeli kuruluşlarda çalışan memurların gayrisafi yurtiçi hasıladan aldıkları pay 1963 yılında yüzde 11,7 iken, bu oran 1971 yılında yüzde 18,2’ye yükseldi. Aynı dönemde bu kesimin iktisaden faal nüfus içindeki payı yüzde 7,9’dan yüzde 13,8’e çıktı.
Gerçek asgari ücret düzeyi 1963 yılında 100 kabul edilirse, 1969 yılında 133’e yükselmişti. Tüm işçiler için gerçek ücretler 1963 yılında 100 iken 1970 yılında 134’e çıktı. Devlet memurlarının gerçek aylıkları da 1963 yılında 100 iken 1970 yılında 125,3 oldu.
Bu dönemde yaşlılık aylığına hak kazanmak için gerekli olan yaş koşulu kaldırılarak, 25........
