menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İlber Ortaylı için birkaç söz de benden olsun

39 0
22.03.2026

Bizde ölünün arkasından ‘kötü söz’ söylenmez. Haklarımızı, onun ardından bir değil üç kez helâl ederiz. Her koşulda ederiz. Ve o sayfayı kapatırız. Bunu içtenlikle yaparız. Çünkü ölen ölmüştür. Hesap kapanmıştır. Ama ölünün arkasından eleştiri yapılmaz diye bir gelenek yok. Onu tanıyanlardan bazıları tarafından, onu eleştirebilmek için önce onun sahip olduğu bilimsel donanıma sahip olmak gerekir, diye bazan 7 bazan 9 kriter ortaya konuldu. Böyle duygusal yaklaşımları anlıyorum. Ve ama bu 7 ya da 9 kritere sahip olmadan da insanlar, topluma mal olmuş kişiler hakkında eleştiri yapabilir. 

Halkımız ‘kötü söz’ ile ‘olumsuz eleştiri’ arasındaki ince çizgiyi çoğu zaman görmez. Olumsuz eleştiriyi de, olumsuz eleştiriyi yapanı da pek sevmez. Lise yıllarımda katıldığım bir seminerde “Üç Dünya Teorisi” tartışılıyordu. Bir grup, teoriyi kıyasıya eleştirirken, teoriyi geliştiren hakkında da verip veriştiriyordu. Dinleyiciler arasında bir çocuk dayanamadı, kalktı ayağa, konuşmacının sözünü keserek, kendinden geçmiş bir biçimde “…Mao Zedung yoldaş hakkında sana burada laf söyletmem arkadaş…”, diye öyle bir höykürdü ki ortalık bir anda karıştı. Biz tabi zor tuttuk kendimizi. Kıs-kıs gülüyoruz. Çocuk, sanki ağır haksızlığa uğramış amca-oğlunu savunur gibi Mao Zedung’u savunuyordu. Evet, halkımız eleştiri yapanı sevmiyor. Yalnızca halkımız olsa? ‘Eleştiri’ hiç şüphesiz akademisyenin çıkış noktasıdır. Eleştiri olmadan bilim üretilmez. Buna rağmen doçentlik jürilerimde “…adayın falanca makalesinde filanca hocamızı çok ağır eleştiriyor…” gerekçesiyle bana olumsuz not veren koca-koca profesörlerin kayıtları hala dosyalarımdadır. Ve sırf bu yüzden başıma gelenler, pişmiş tavuğun başına muhtemelen gelmemiştir. 

YÜKSEK BELLEK KAPASİTESİNE SAHİP OLMAK

İO hiç şüphesiz yaşamı boyunca en az beş milyonluk kayıtlı bir hayran kitlesi yaptı kendine. Sevilmese bunu yapabilir miydi? Hemen ilave edersek, 20 yıl önce “ay kis yu Mahir”in de dünya çapında en az üç milyonluk kitlesi vardı. Bugüne bakalım, “deliyiz.46”nın 6 milyon takipçisi var. “cellat36”nın 7 milyon, “nusr_et”in 10 milyona yakın ve hatta “cznburak” denen köftecinin de bütün dünyadan 46 milyon takipçisi var. Karşılaştırmalarda dijital ortam rakamlarını ölçüt aldım. Sonuçta hayran hayrandır. Nobel seçici jürisi değil.

İO’nın kaç ay-kyu’ya sahip olduğunu bilemem ama hiç tartışmasız benzersiz bir bellek kapasitesine ve onu kullanma yeteneğine, üstelik yüksek belagata sahipti. Hayranlık uyandırır. Bu, kişinin fiziki donanımıyla ilgili bir konudur. Beynin bilgi depolama bölgelerindeki mevcut kapasite ve çalışma sistemi neyse odur. Örneğin İO, otuz beş yıl (on yıl, on ay, on gün) önce depoladığı bilgi grubunu bir anda toparlayıp eksiksizce dile getirebilme yeteneğine sahiptir. Buna karşılık, hiç şüphem yok ki örneğin 5/4’lük bir tempoyu 8 ölçü götürmesi ya da piyanoda çift elle “Für Elize” gibi basit bir melodiyi çalabilmesi mümkün değildir. Müzik yeteneği de sonradan edinilebilen bir kazanım değil doğrudan donanım (beynin serebellum, sağ hemisfer, sol hemisfer gibi bölümlerinin işbirliğindeki mükemmel sistematik) ile ilgili bir durumdur. Yüksek müzik ya da yüksek sanatsal becerilere sahip olmak yüksek bellek kapasitesine sahip olmaktan farklıdır. Burada vurgulamak istediğim şey şudur: İlki bir sonuçtur: Dâhi yaratır. Örnek: S.V. Rahmaninov. Yüz yılda bir gelir. İkincisi bir süreçtir: Nasıl kullanıldığına bağlı olarak duruma göre değişir. Dâhi yaratmaz. 

ELEŞTİRİYE GELECEK BİR ADAM DEĞİLDİ

Gelelim “eleştiri” konusuna. Bilim insanı eleştirdiği kadar eleş-ti-ri-le-cek-tir de. Rahmetli eleştiriye gelecek bir adam değildi. TV’lerde uzun süreli haftalık söyleşi programlarında kendisini eleştiren ya da hafifçe laf dokunduran veya “…öyle değildi ama böyleydi…” diyen kaç akademisyenin haddini bildirdi de kimse gıkını çıkaramadı, kaderine razı oldu. Sen de adam mısın benim yanımda, hadi oradan, bildiğin ne ki karşımda konuşuyorsun, diyerek Erhan Afyoncu gibi Nurhan Atatsoy gibi kendi alanında iyi-kötü iş yapmış akademisyenleri, homur-homur laf cambazlığına boğarak, kaş-göz hareketleriyle, itici ses tonuyla azarladığını herkes hatırlar. O tür programlara katılanlar o duruma düşme riskini göze alarak oralara çıkıyorlar. Kendim ettim kendim buldum. Onların savunulacak bir durumu yok. Hak ediyorlar. Bedel ödüyorlar. Bu kez, on yıl kadar önce bir TV programında Soli Özel ile birlikte yapılan bir söyleşide rahmetli öfkeleniyor. Konudan çıkıyor, saçmalıyor. Öfkesini kontrol edemiyor. Ve giderek yükseliyor. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz Soli Özel de Robert Kolej’den mezun, Amerika’da ekonomi okumuş, Johns Hopkins’te uluslararası ilişkilerde master yapmış, iyi-kötü Orta Doğu uzmanı bir adam. Ayrıca anasının da gözü. Öyle herkese pabuç bırakacak türde biri değil. İO, öfke nöbetini geçiremiyor. Gözleri beleriyor. Rengi uçuyor. Ve nihayet masadan kalkıyor, stüdyoyu terk ediyor. Sonuçta öfkesine yenik düşüyor. Bu, o gün 77 yaşında bir adamın yapacağı bir şey değil. Suriye uzmanı Soli Özel, “…Suriye bir devlettir, bir coğrafya tanımıdır…” derken rahmetli buna gereksiz biçimde ve hararetle karşı çıkıyor. Gereksiz muhabbetlere giriyor. Soli Özel ona laf söyletmiyor. Ve o masada artık kalamayacak duruma geliyor. Çünkü alışık değil bu gibi atraksiyonlara. Belli ki şeker seviyesi yükseliyor. Rezil olmaktansa mekânı terk etmeyi yeğliyor. Doğru da yapıyor. Bütün bunlar neden? Kurt Soli Özel’in, sohbet sırasında giderek yükselen İlber Ortaylı’ya tahammül edemeyerek, ayar vermek üzere kışkırtmak amacıyla iki kez “sen” diye hitap ediyor. Tespiti hemen yapalım: Soli Özel, İlber Ortaylı’nın dişine göre biri değil. Tek sorun bu. İyi de, o platform “Tarihin Arka Odası” ya da “Teke Tek” değil ki herkes sana tabi olsun be hocam. Her dediğine eyvallah desin vs vs.

MÜKEMMEL TARİHÇİ ZEKİ VELİDİ TOGAN’DIR

İlber Ortaylı kendini bir tarihçi olarak ifade ediyor. Ama o yalnızca bir tarihçi değildir. Yüksek bilgi birikimine sahip seçkin bir entelektüeldir (ama bir ‘aydın’ değil). Mükemmel bir hikâye anlatıcısıdır. Bir müze müdürüdür. Bir bakanlık danışmanıdır. Bir internet fenomenidir. Bir popüler figürdür. Bir her şeyi bilendir. Bir, gerektiğinde her türlü ortama ayak uydurandır. Siyasi iktidarlarla arasını iyi tutmayı beceren, sistemin nimetlerinden yararlanmayı çok iyi bilendir. Genel eğilimlerin sınırladığı alanlardan asla ayrılmayandır. Ta ki işi bitip terkedildiği güne kadar. Ondan sonrası zaten sonsuz özgürlüktür. Kaybedeceği bir şeyi yoktur. Ve daha başka pek çok şeydir, diyebiliriz. Bunların hepsini olmak yalnızca İO gibi özel donanımlı kişilere özgüdür. Doğallıkla nadir bulunur. Ama söylendiği gibi mükemmel bir tarihçi değildir. Mükemmel tarihçi Zeki Velidi Togan’dır. Zeki Velidi Togan bir “dehâdır”. Zeki Velidi Togan yanında İlber Ortaylı sıradan bir tarihçi sayılır. Akademisyendir. Derslere girip çıkandır. Ama hoca değildir. Çünkü öğrenci yetiştirmiş değildir. İO, zannedildiği gibi uluslararası başarılı bir tarihçi de değildir. Uluslararası bilim kurumlarının üyesi değildir. Çalışmaları içinde uluslararası alanda hadise / çalkantı / olay / heyecan / yenilik / patlama / sarsılma yaratmış bir makalesi yoktur. “Standart Werk” diyebileceğimiz uluslararası alanda ün yapmış bir kitabı yoktur. Çalışmalarının ciddi bir kısmı kitap tanıtımlarıyla ilgilidir. Yazdığı kitapların tamamına yakını popüler tarzda, halkın okuyup anlayabileceği basitlikte kitaplardır. Ve hepsi Osmanlı dönemi ile ilgilidir. İO’nın yazdığı makalelerin büyük bir bölümü, Türkiye’deki tarihçi akademisyenlerin yazdıklarından farklı değildir. Buna karşı çıkanlar olacaktır. Onun eserlerinin binlerce atıf aldığına vurgu yapılacaktır. Unutmayalım, “Google Akademik”, “Academia.edu”, “ResearchGate” gibi sistemlerin hesapladığı “atıflar” şişirme, ciddiyetsiz, hatalı ve bilimsel yöntemlerle ilgisi olmayan hesaplamalardır. Atıf sayıları o sistemlerden yapılmaz. Bilenler bilir. Yazarın 2020 tarihli “Türklerin Tarihi” adlı kitabı -ki bu başlık beni doğrudan ilgilendirdiği için konu ediyorum- gittim satın aldım. Ne yazıyor diye merak ettim. Diğerleri gibi bir Osmanlı tarihi kitabıdır. Üstelik kötüdür. Bizim anladığımız ‘Türklerin Tarihi’yle hiçbir ilgisi yoktur. Yazılanların tekrarıdır. Ama kitabın tanıtımında şöyle der: “…Türklerin Tarihi, göçebe bir kavimken Ortadoğu’nun güçlü uygarlıklarından birini tesis eden Türklerin günümüzde de çok konuşulan menşei tartışmalarıyla başlıyor…”. Ne ki öyle de başlamıyor, devam da etmiyor. Ne “göçebe kültürler” (doğrusu ‘bozkır kültürleri’dir) süreçleri ne de onların deyimiyle “menşe” (‘etno-kültürel köken’) tartışmaları konusunda kitapta bahis yoktur. “Bozkır kültürleri” ve “etnik-köken”: Avrasya Türk kültür tarihinin, yüzlerce sayfa yazıp-çizdiğimiz iki önemli başlığıdır. Kitabın adı yanlış, diyorum. “Türklerin Tarihi” belki ticari açıdan doğru olabilir. Ciddi bir akademisyen kitabına yanlış başlık vermez. Yayınevinin işidir, diye düşünüyorum. Ama ben olsam dürüst davranır o “adı” o kitaba koydurtmazdım. Ve dahası 2020’ye kadar gerçek Türk tarihi alanında ciddi çalışmalar yapıldı. Yazar o kaynaklara kitaplarında asla yer vermemiştir. Yer vermeye belki de vakit bulamamıştır. Kim bilir? Dolayısıyla bu kitap “Türklerin Tarihi” adını hak etmiyor. Bunun dışında, ciddi hatalarla dolu olduğu daha önce sık-sık dile getirilen kitapları hakkında bir yorum yapmak istemem. Ne ki onunkileri, Halil İnalcık gibi bir tarih otoritesinin, her biri bir “Standart Werk” olan kitaplarıyla karşılaştırmak büyük haksızlık olurdu, diye düşünürüm.

HER DEVRİN ADAMI OLMAK

Kitabın adı: “Barış Köprüleri”. Baskı yılı 2005. Kocaman bir kitap. Kitabın dış ön kapağında üç yazar adı var: Toktamış Ateş, Eser Karakaş, İlber Ortaylı. Üç yetmez ama evetçi. Ve daha fazlası. Kitapta 27 yazarın makalesi var. Bakın kimler var o yazarlar arasında: Mehmet Altan, Yılmaz Öztuna, Süleyman Seyfi Öğün, Gülay Göktürk, Mümtazer Türköne, Naci Bostancı, Ali Bulaç, Şerifali Tekalan, Yasin Aktay, Şahin Alpay. Ve İlber Ortaylı. Oh oh oh. Herkes orada. Hani bir siyasetçi “Allah verdikçe veriyor” diye coşuyordu ya? İşte aynı öyle. Ortaylı o kitaptaki yazısında malum şahsın Asya coğrafyasındaki okullarını övdükçe övüyor, “kendileri” diye hitap ettiği malum şahsı da başka türlü övgülere boğuyor. 

Yanında Mümtazer Türköne var. TV sunucusu soruyor: “ *  * hocaefendiyle Pensinvanya’da bir görüşmeniz oldu, ilk Amerika’da mı görüştünüz?”. İO: “Hayır efendim, ilk defa olmuyor. Daha önce İstanbul’da görüştüm birkaç kere. Kendileri fırsat buldukça görüşüyoruz. Şeydir yani kendilerine sorarım, yani bazı şeyleri konuşmak gerekir. Böyledir bu işler”. Ve İlber Ortaylı’nın M.K. Atatürk dâhil herhangi ‘önemli’ biri hakkında kullanmadığı “kendileri” lafını malum şahıs için aynı anda iki kez kullanıyor.  

Yıl 2005. Ergenekon davası “down-loading”. İO bu dönemde var gücüyle mevcut düzene yetenekleri ölçüsünde destek oluyor. Dava’nın başladığı yıl Topkapı Müzesi müdürlüğüne atanıyor. Yıl 2007. Tam beş yıl orada vakit geçiriyor. Son yıllarında en hararetli Cumhuriyet savunucusu, Atatürk’ün kutsallığına atıf yapan tarihçi kimliği ile kılık değiştirdiğini izlediğimiz İlber Ortaylı, o günler Cumhuriyet düşmanlarıyla, ikinci Cumhuriyetçilerle el-ele, kol-kola olmaktan geri durmuyor. Bunu üstelik kâr belleyerek yapıyor. 2018’de Cumhurbaşkanı T. Erdoğan ile bir araya geliyor ve kişisel kütüphanesini Cumhurbaşkanlığı Külliyesine bağışladığını bildiriliyor. Hemen ardından nasıl oluyorsa henüz yeni atanmış Kültür Bakanı, İO’yı Bakan Danışmanı olarak görevlendiriyor. Rahmetlinin sık kullandığı kendi deyimiyle bir kez de ben ifade edeyim: “Böyledir bu işler”.

SON KIRK YILDA NE KEŞFETTİN?

Yıllar önce Hacettepe Üniversitesinde doktoraya başladığım yıllarda ilgili enstitüden aldığım doktora yönergesinde, doktora koşullarına dair yerine getirilmesi zorunlu maddeler arasında şu madde dikkatimi çekmişti ve beni korkutmuştu: “…Bu güne kadar yapılmamış bir keşif, bulunmamış bir araştırma yöntemi, vs vs”. Bizim Hacettepe’de buna kimler ne kadar uydu bilmem. ‘Sosyal Bilimler Enstitüleri’nin, asli görevi olan ‘tez kâğıdının boyutları’ gibi ince işlere bakmaktan ve öğrencileri boğmaktan, bu gibi işleri takip etmeye zaman bulamadığını biliyorum. Ama tamamı İngilizce, Türkçe yayınlanmış benim doktora tezimde o koşulara uyulmuş mudur, bunu en son söyleyecek benim. Ve bugün de yayınevi ve medya patronları tarafından kâr amacıyla şişirilmiş, abartılmış, pohpohlanmış, şımartılmış, baş üstünde taşınmış, bir “medya ikonu” haline getirilmiş figürlere, gerektiğinde bunu soruyorum: O ki yüzlerce makalen, binlerce satan kitapların var, ne keşfettin son beş yıl, bilemedin on yıl içinde? Bilemedin son 40 yıl içinde? Anlat bize. 

Ne bir konferansını izledim, ne somut olarak yüzünü gördüm. DEÜ’deki bizim yalaka tiplerin ‘ders saatine denk getirip’ birkaç kez çağırdığı konuşmalarına ise dersimi iptal edip gitmem söz konusu olmadı. Her şeye rağmen, son yirmi yıldır yazılı ve görsel iletişim araçları üzerinden evlerimize kadar sokulan, yüz kişiden doksanı tarafından sevilen, aileden biri olarak kabul edilen İlber Ortaylı’nın, o eski ‘emekli büyükelçilere özgü yapay ses tonu’ ile anlattıklarını, kahkahalarını, atarlı hallerini şüphesiz özleyeceğimizi, hayatımızdaki eksikliğini şu ya da bu şekilde ama mutlaka hissedeceğimizi, son olarak burada ifade etmek isterim.


© Veryansın TV