We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Laiklik, hak ve adaletin teminatıdır

18 24 13
15.09.2021

Ülkemiz iki büyük tehlike altındadır. İlki etnik ırkçılık, ikincisi de siyasal dinciliktir. Laiklik ise her iki tehlikenin önündeki en hayati engeldir.

Laiklik ister yazılı isterse pratik anlamda olsun, Avrupa ülkelerinde, etnik ırkçılığa ve siyasal dinciliğe karşı en etkili siyasal anlayıştır. Hangi etnik kökenden ya da inançtan olursa olsun hak ve adalet kavramı milleti oluşturan tüm bireylere eşit, hakça ve adil bir bölüşüm, paylaşım ve yaşam imkanları sağlamak için telaffuz edilir. Atatürk Cumhuriyeti’nin temel felsefesi olarak, “batı medeniyetinin ötesine geçmek ve onu aşmak” ilkesi , hak ve adaleti hem teorik hem pratik olarak Cumhuriyetimizin temeline yerleştirmiştir. Avrupa tarihinde kilise-devlet ilişkileri, bugün neredeyse kurumsallaşmış bir düzene girmiş görünüyor. Dünkü şanssızlıkları, bugün şansları haline gelmiştir.

“Batı’yı aşmak” için Türkiye’nin her zaman şansı vardır. Çünkü Türk ulusu laikliği binlerce yıldır içine sindirerek bugünlere ulaşmıştır. Batı bugün bile kilise, din adamları, Vatikan, mabed ve benzeri dinsel tortulardan tam kurtulabilmiş değildir. Avrupa’da İslamofobi, hepsi değilse bile, bir kısım fanatik ve yobaz Hıristiyan ve Yahudi dinciliğinin kurumsallaştırdığı ırkçı söyleminin bir eseridir. İslamofobi’den radikal dinci gruplar da en az gerici bir takım Hıristiyan dinci gruplar kadar sorumludur.

İslamofobi’yi ayrıntılı olarak başka bir yazıda inceleyeceğim.

Konumuza dönelim.

Atatürk’ün tanımlamasıyla, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı olarak Türk milleti”, binlerce yıldır pratik olarak, laiktir.

Sadece 1000 yıl geriye giderek Türklerin pratikte nasıl laikliği benimsediklerine bakalım:

Abbasi Devleti zayıflayıp toprak kaybetmeye başlayınca, o topraklar üzerinde bazı devletler kurulmuştur. Bu devletlerin en büyüğü Büyük Selçuklu Devleti’dir. Abbasi halifesi Kaim Biemrillah, Büveyhi sultanının elinde bir kukla haline gelmişti. Hiçbir yetkisi yoktu. Doğu’da güçlenerek egemen bir güç haline gelen Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etti. Bu davet üzerine 1055 yılında Bağdat’a giren Sultan Tuğrul, halife tarafından büyük bir coşku ile karşılandı. Halife ona “Doğunun ve batının hükümdarı” unvanını verdi. Tuğrul Bey halifenin siyasi yetkilerini ele geçirdi. Halife sadece dini bir lider olarak kaldı. Bu durum sonraki Selçuklu sultanları döneminde de devam etti.[1]

Halife, sadece dini işlerden sorumlu bir kişidir. Devlet Başkanı, devlet işlerini, siyasi meseleleri üzerine almıştır. Abbasiler hilafet çekişmeleriyle baş edemeyeceklerini anlamışlardır ve devlet ile dinin birbirinden ayrılmasının var olmak için en önemli koşul olduğunu görmüşlerdir. Tuğrul bey’den itibaren Selçuklular ve devamında Osmanlılar yine din ile devlet işlerini doğal olarak birbirinden ayır tutmuşlar; Osmanlılar din işlerini devlet işlerine karıştırmamak için şeyhulislamlık makamı icat etmişlerdir. Çoğunlukla bu makam, sembolik anlama sahiptir. Kilise ya da din adamları kurulu gibi değildir. Öyle olsaydı tıpkı Batı’daki din-devlet çatışmaları gibi Osmanlılarda da çatışmalar yüzyıllarca sürerdi. Osmanlılar böyle bir çatışmaya fırsat vermemek için bu makamı devlet ve siyaset işlerine karıştırmamaya özen göstermiştir. Bu laiklik pratiği, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte kuramsal olarak 5 Şubat 1937’de anayasamıza Laiklik maddesi olarak girmiştir.

Daha ilerisini söyleyebiliriz. Osmanlılar bizden daha laiktiler. Farklı mezhep ve meşrepten olan Müslüman ahaliyi birleştirdiği gibi, farklı dinler ve inançlara mensup toplulukları da hem kendi aralarında hem de Müslüman ahali ile olan ilişkilerinde barış içinde yaşatmayı başarabilmiştir. Siyasal dincilerin savladıkları gibi Osmanlılar şeriatla ya da halifelikle yönetilmemiştir. Öyle olsaydı Osmanlılarda hak ve adaletten söz edemezdik.

Cumhuriyet Türkiyesi ise laikliği herkese yönelik eşitlik, özgürlük, hakça bölüşüm ve adalet üzerine bina ederek yasalaştırmıştır. Din, mezhep, etnik köken veya ideolojik farklılıklar gözetilmeden hak ve adalet her Türk vatandaşı için vazgeçilmez değerler olmuştur. Ortaçağ’dan neredeyse 19. Yüzyıla kadar Hıristiyan dinci çevreler........

© Veryansın TV


Get it on Google Play