menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnsanın büyük yanılsaması: Biyolojik isyan, ‘döneklik’ miti ve efendilik savaşının sonu

18 0
25.05.2026

KÜLTÜREL KİBİR VE BİYOLOJİK GERÇEKLİK ARASINDAKİ UÇURUM

İnsan binlerce yıldır canlı bir varlık olmanın üstüne çıkmak için kültür üretmektedir. Din, dil, ekonomi, sanat, edebiyat, ideoloji, mimari, şiir, bilim ve benzeri kültür ögeleri, insanı diğer canlılardan biri olmak gibi sıradan bir varlık olmaktan çıkarıp tüm canlılardan farklı bir konuma taşıyarak onu kültür varlığına dönüştürür. Kültür üretemeyen ya da üretilen kültürden pay alamayan bireyler “sorunlu”; uygarlık üretemeyen ya da üretilen uygarlıkta geri kalan toplum ve milletler ise “geri kalmış” olarak sınıflandırılır. En genel açıdan bakıldığında insan ya biyolojik özelliklerini korumakla sınırlı bir canlı düzeyinde bir varlık, ya da biyolojik gereksinimlerini aşıp kültür ve uygarlık yaratan bir “insan” olarak yoluna devam edecektir.

Klasik sınıflama böyledir. Canlı düzeyindeki insan ya da toplumlar, kültür ve uygarlık merkezini elinde tutan toplumlar ve milletler tarafından “insan-altı varlıklar” olarak görülür. Bu yaklaşım, İnsanı canlılardan farklı kılan tek yönün, onun ” ahlaksal bir varlık olması”dır şeklindeki kavramsallaştırmama uyuyor ama kültür varlığı söylemi bu noktadan ileriye gidiyor ve insana olağanüstü öznelik statüsü yüklüyor. Humanizm ve neredeyse bütün din ve ideolojiler insana onun temel canlılık özellik ve gereksinimlerini çoğu kez görmezden gelerek tanrısal misyonlarla insanüstü özne yaratmakta yarışmaktadır. Abraham Maslow ihtiyaçlar sıralamasında, yeme, içme, barınma, güvenlik gibi canlılığın, biyolojik olarak hayatta kalmanın temel ilkelerini, insanlaşabilmek için vazgeçilemez doğal ihtiyaçlar olduğu gerçeğini ortaya koydu koyalı bu sıralamanın neredeyse hiç değişmediğini, etten kemikten insan var olduğu sürece bu tespitin geçerliliğini koruyacağını vurgulayalım. Ne var ki hümanizm, dinler ve mega ideolojiler insanın öncelikle ve yadsınamaz biçimde etten kemikten bir canlı olduğu gerçeğini atlayarak-sanki bu ihtiyaçları kendiliğinden karşılanıyormuş ya da bunlara ihtiyaç duymayan bir insan türü varmış gibi-onu tanrısal bir özne olmaya zorlamaktadırlar. Dinsel çerçeve insanı bu anlamda tam Tanrı yerine koymasa da Tanrı’nın ancak tanrısal davranabileceği kutsal bir vekili misyonunu dayatır. Bütün dinlerde en seçkin insan “Tanrı’ya en çok benzeyen (özellikle düşüncede ve eylemde) özne, en dindar, Tanrı’ya en yakın olan bireydir.

Topluluklar ve milletler için de benzer bir seçkincilik/imtiyaz söz konusudur: Bazı toplumlar Tanrı tarafından “seçilmiştir”; bazı insanlar Tanrı tarafından daha hayattayken “cennetle müjdelenmişler”dir. “Hayvani istekler” sınıfına soktuğu yeme içme, üreme ve hayatta kalma” gibi, biyolojik antropolojinin kapsamı içindeki temel ihtiyaçları kutsal dava ve Tanrı adına” önemsizleştirirken bir yandan da aynı tanrısal özneyi bu önemsizleştirdiği ihtiyaçlar üzerinden can ve malından feragate davet etmektedir. Canından ve malından vazgeçmenin gerçek anlamda “insan” yani dindar olmanın en nihai koşulu olarak ona sorumluluk yüklerken, sorumluluk alabilecek o insanın, o “dindar”ın biyolojik varlık özellikleri normal koşullarda hiçe sayılmaktadır. Benzer durum insanı doğa ve evrenin hatta “sıradan insanların efendisi” sanmaya götüren hümanizmin aşırı yorumlarında görülür. İnsanmerkezci bu yaklaşım, doğayı nesneleştirir; her şeyin efendisidir, öyle ki bu efendiliğini, kendi türdeşleri üzerinde bile kendine hak görür, köleliği olumlar. Merkeze oturtulan insanın özellikleri Batı’da sömürge faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte giderek rafine edilir ve “belli başlı insanlar ya da toplumlar” ötekileştirilmiş büyük çoğunluğa efendilik yapma hakkını tekeline alırlar. Zarar gören doğa ve yine insanlık olur. İlginç gelebilir ama dinler farklı yol ve yöntemle aynı şeyi yaparlar. İnsan ya seçilmiş bir milletin üyesi ya Tanrı kuzusu İsa’nın yol arkadaşı ya da Tanrı’nın halifesidir. Şu üç abartılı öznelik misyonunun ortak özelliği, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki biyolojik, mantıksal ve canlılıksal gerçekliğin mega anlatı ve kutsal misyonun gölgesinde kalmasına yol açar.

Abartılı öznelik misyonu her üç akımda büyük sorunlar yaratır. Başka bir deyişle, mega ideolojiler, dinler ve hümanizm, tanımladıkları “ahlaksal insan” öznesini yaratmada pek başarılı sayılmazlar. Öyle ki kutsal değerleri savunanlar arasında dönüp o değerlerin hilafına davrananların sayısı çoğaldıkça, yüzeysel analizlere göre ” kutsalı savunan nasıl olur da kutsalın tam tersini yapar” sızlanmaları artar. Oysa bu sorunun yanıtı, abartılan öznelik konumu ve unutulan biyolojik doğadır.........

© Veryansın TV