Coğrafyanın son kalesinde fitne harbi: Tahran’ın kaderi Ankara’nın namusudur

Bölgemiz bugün, sadece konvansiyonel füzelerin değil, zihinleri iğfal eden kirli bir psikolojik harbin ağır bombardımanı altındadır. 12 gündür İran semalarından aşağıya ölüm yağıyor. Dünyanın en büyük emperyalist güçleri, yanlarına aldıkları aparatlarıyla birlikte kadim bir medeniyeti haritadan silmek, bir halkı tarihin tozlu raflarına gömmek için var güçleriyle yükleniyorlar. Ancak mesele sadece İran değildir; mesele, İran üzerinden Türkiye’nin ve Türk dünyasının kuşatılması, Orta Asya’ya açılan kapıların sonsuza dek mühürlenmesidir.

Haber merkezlerine düşen görüntüler yürek sızlatıyor: Tek bir Tomahawk füzesiyle okul sıralarında katledilen 160 günahsız fidan… Sahur vaktinde evinin yıkıntısı arasında bir lokma ekmek arayan babalar… İftarı mermi sesleri altında, bir yudum suyla açan analar… Bu vahşet karşısında insanlığını yitirmemiş her fert bir yas tutarken, içerideki bazı “odaklar” ise bu ateşi Türkiye’nin içine taşımak için adeta görevlendirilmişçesine çalışıyor.

‘ANALİST’ KILIKLI PSİKOLOJİK HARP MEMURLARI

Son günlerde Türk medyasında, “strateji uzmanı”, “gazeteci” ya da “akademisyen” maskesi takmış bir güruh türedi. NATO’nun Türkiye’deki hava savunma sistemlerinin İran’dan atılan füzeleri düşürdüğü iddiasını bir sakız gibi çiğniyorlar. Bu iddianın teknik, askeri veya mantıksal hiçbir zemini yoktur.

İran yönetimi, en üst düzeyden, “Biz bu füzeleri atmadık; Türkiye ve Azerbaycan ile savaşmak için hiçbir nedenimiz yok, gelin bu provokasyonu birlikte araştıralım” diye haykırırken; bizimkiler “Kendi topraklarını kontrol edemiyorsa suçludur” diyerek celladın eline bıçak veriyorlar. Bu yaklaşım, uluslararası hukukta emperyalizmin işgallerine zemin hazırlamak için uydurduğu “Başarısız Devlet” (Failed State) doktrininin Türkçeye tercüme edilmiş halidir.

Soruyoruz o “ortanın altı” analistlere: 12 gündür her karesi bombalanan, radar sistemleri köreltilen, haberleşme ağları imha edilen bir devletin; sınır hatlarındaki her bir gezgin füze rampasını denetlemesini beklemek hangi askeri mantığa sığar? Görmüyor musunuz? O füzeler, bölgede cirit atan yabancı istihbarat servisleri (CIA, Mossad, MI6) tarafından, kamyon kasalarına monte edilmiş basit rampalarla ateşleniyor. Amaç bellidir: Türkiye’yi ve Azerbaycan’ı “meşru müdafaa” yalanıyla İran’a karşı bir kara harekâtına zorlamak!

ALİYEV’İN HATASI VE ERDOĞAN’IN TARİHİ SORUMLULUĞU

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev’in “sert karşılık veririz” çıkışı, maalesef bölge gerçeklerinden kopuk, duygusal ve tehlikeli bir hamledir. Aliyev, bu sözleriyle Londra ve Washington’daki savaş lobilerinin iştahını kabartmaktan başka bir iş yapmamıştır. Oysa aynı saatlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ülkeyi yangından uzak tutmaya çalışıyoruz” demesi, 2 bin yıllık Türk devlet aklının soğukkanlı bir yansımasıdır.

Türkiye, komşusunun evi yanarken o yangına benzinle gidecek kadar akıl fukarası bir devlet değildir. Unutulmasın ki; İran ile Türkiye arasındaki sınır, 1639 Kasr-ı Şirin’den beri değişmemiştir. Bu sınırın güvenliği, sadece tel örgülerle değil, iki devletin karşılıklı bekasına duyduğu saygıyla korunmuştur. Bugün bu sınırı aşındırmak isteyenler, aslında Ankara’nın savunma hattını kırmaya çalışmaktadır.

‘SAHTE BAYRAK’ PROVOKASYONUNUN TEKNİK ANATOMİSİ

NATO hava savunma sistemlerinin “kahramanlık” hikayelerini anlatanlar, modern savaşın “GPS Spoofing” (konum yanıltma) ve “Elektronik Harp” gerçeklerinden bihaberdir. Bir füzenin İran topraklarından kalkmış olması, onun emrinin Tahran’dan verildiği anlamına gelmez. Mobil fırlatıcılar bugün emperyalizmin en büyük provokasyon aracıdır.

NATO’nun Kürecik’ten İncirlik’e kadar uzanan gözlem ağının, bu füzelerin aslında hangi “sahte bayrak” operasyonuyla ateşlendiğini bilmediğini mi sanıyorsunuz? Biliyorlar! Ancak onların görevi gerçeği söylemek değil, Türkiye’yi İran’ın karşısına bir koç başı gibi dikmektir. İran’ın can derdine düştüğü, halkının varlık-yokluk mücadelesi verdiği bu Ramazan gününde, durduk yere müttefik kazanmak yerine düşman kazanmak istemesi hayatın olağan akışına aykırıdır.

JEOPOLİTİK İNTİHAR: İRAN ÇÖKERSE TÜRKİYE NE KAYBEDER?

Gelelim en can alıcı noktaya… “İran çöksün, biz yolumuza bakalım” diyenlerin göremediği (ya da görüp de gizlediği) felaket senaryosunu madde madde açalım:

Suriye’den gelen 10 milyon sığınmacının ülkemizde yarattığı sosyolojik tahribat ortadadır. İran, 85 milyonu aşan nüfusuyla Suriye’ye benzemez. İran’ın çöküşü, Türkiye sınırlarına 15-20 milyonluk bir göç dalgasının dayanması demektir. Bu, Türkiye’nin şehir yapısının, ekonomisinin ve iç huzurunun bir gecede imha edilmesi, Anadolu’nun “sosyolojik bir toplama kampına” dönüştürülmesi demektir.

TERÖR KORİDORUNUN TAMAMLANMASI

İran’ın batısındaki otorite boşluğu, PKK/PJAK terör örgütünün en büyük rüyasıdır. Akdeniz’den başlayan o karanlık koridor, İran’ın çöküşüyle Hazar Denizi’ne kadar uzanacaktır. Türkiye, güneyinden sonra doğusundan da tamamen bir “terör kuşağı” ile çevrelenecek; Orta Asya ve Türk Dünyası ile olan tüm fiziki bağı koparılacaktır.

ENERJİ VE SANAYİ FELAKETİ

Türkiye’nin enerji güvenliği büyük oranda İran gazına bağlıdır. İran’ın istikrarsızlaşması, fabrikalarımızın şalter indirmesi, evlerimizin karanlığa gömülmesi demektir. Ekonomik bağımsızlık iddiamız, bu jeopolitik yıkımın altında kalacaktır.

TÜRKLÜK GURURU VE RAMAZAN AHLAKI

Mübarek Ramazan ayındayız. Sahurda bomba sesiyle uyanan, iftarında bir parça kuru ekmek bulabilen mazlum bir halktan bahsediyoruz. Bu insanlar bizim kültürel akrabamız, yüzyıllardır omuz omuza yaşadığımız komşumuzdur. Ekranlarda konforlu stüdyolarından “vuralım, kıralım” diye efelenenlerin; ne Türklükle ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla bir bağı kalmıştır.

Zalimin yanında saf tutmak, mazlumun ahına ortak olmaktır. Türk milleti, tarih boyunca güçlünün yanında değil, haklının yanında durmuştur. Bugün İran halkı emperyalizme karşı tarihin en büyük direnişlerinden birini sergilerken, bu direnişi arkadan hançerlemek; Türk’ün asaletine ihanet etmektir. Emperyalizm bugün İran’da bir “tarihsel yenilgi” yaşamak üzeredir. İşte bu yüzden Türkiye’yi bu kirli savaşın bir parçası haline getirmek için çırpınıyorlar.

Artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Batı’nın “böl ve yut” stratejisine karşı tek çıkış yolu; bölgesel iş birliği ve ittifaktır. Eğer Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam ortak bir güvenlik mimarisi kurmazsa; emperyalizm bizi tek tek avlamaya devam edecektir.

Veryansın TV okurları bilir ki; Mavi Vatan’daki hakkımız, Tahran’ın sokaklarındaki güvenlikten başlar. Ege’de egemenlik isteyen, Karabağ’da kalıcı huzur isteyen herkes, bugün İran’ın toprak bütünlüğünü savunmak zorundadır. Çünkü Tahran düşerse, Ankara’nın savunma hattı Tuz Gölü’ne kadar geriler.

İçimizdeki “sübliminal kışkırtıcılar” şunu iyi bilsin: Biz bu oyunu görüyoruz. Attığınız o füzelerin de, yazdığınız o kirli senaryoların da merkezi okyanus ötesidir. Türk halkı, komşusunun can derdiyle dertlenmeyi bilecek kadar asildir.

Türk Devleti’nin sağduyulu duruşu, devletin bekası için hayati önemdedir ve her türlü siyasi mülahazanın üzerinde desteklenmelidir. Aliyev ve Azerbaycan yönetimi ise, Batılı danışmanların fısıltılarına değil, Anadolu’nun ferasetine kulak vermelidir.

Vakit, kışkırtmaların değil, bölgesel dayanışmanın vaktidir. Vakit, emperyalizmin karşısında çelikten bir iradeyle durma vaktidir.

Bilinmelidir ki; İran çökerse Türkiye çok zor durumda kalacaktır. Ve yine bilinmelidir ki; bu kışkırtmaları yapanlar, Türk devletine ve Türk milletine karşı en büyük ihanetin içindedirler.

Ya birlikte hür olacağız ya tek tek köle edileceğiz! 

Biz, hürriyeti seçiyoruz.


© Veryansın TV