Zülfikar’ın Gazabı, Tel-Alev ve Coni Leş |
Muharrem Karanfilci yazdı…
Tarih, imparatorlukların kendilerini en güçlü hissettikleri anda kırılganlaştıklarını gösteren sayısız örnekle doludur. Güç büyüdükçe gerçeklikten kopma eğilimi de büyür. Çünkü güç yalnızca silahlarla değil, aynı zamanda anlatılarla var olur. Bazen bir anlatı çöker, bir imaj parçalanır ve yıllarca kurulmuş güç mitleri bir anda kumdan kale gibi dağılır. Anlatı çöktüğünde ise tanklar ve uçak gemileri çoğu zaman yalnızca metal yığınlarına dönüşür.
Bugün İran, İsrail ve Amerika arasındaki savaş da böyle tarihsel bir durumu göstermektedir. Ortadoğu’nun kadim coğrafyasında bir kez daha askerî denklemler, siyasî mitolojiler ve inançlar karşı karşıya gelmiştir.
Ortadoğu’da savaş yalnızca bombalarla yapılmaz. Bir taraf bunu “güvenlik” diye anlatırken, bir diğer taraf “direniş, adalet ve bağımsızlık” demektedir. Ama sokakta konuşulan ve yaşanılan hikâye çok daha acımasız gibi gözüküyor.
İran’ın dili sembollerle konuşur. Füze kadar güçlü bir propaganda aracıdır o semboller… “Zülfikar” bir kılıçtan fazlasıdır; tarihsel intikamın ve ideolojik meydan okumanın tam da yansımasıdır. Bu bir felsefedir, yaşam biçimidir.
Bugün Tahran’ın stratejisi basit: Batı’nın askerî üstünlüğünü ahlaki bir çöküş hikâyesine çevirmektir. Buna Amerika ve İsrail çanak tutmuş ve tartışılan Jeffrey Epstein dosyası ile birlikte, gözüne far tutulmuş tavşan misali savaşın tam ortasında kalmıştır.
Bir zamanlar Washington’un çizdiği Ortadoğu haritaları artık başka bir gerçekliğe çarpmaktadır. Çünkü bu coğrafya tanklardan çok hafızayla savaşır. Ve hafıza uzun kin tutar. Batı’nın teknolojik üstünlüğü, tarihsel meşruiyet ve yaşadıkları ahlaki çöküntü ile yenilmiştir.
İsrail yıllarca bölgede dokunulmaz bir askerî güç olarak anlatıldı. İstihbaratı kusursuz, savunması delinemeyen, caydırıcılığı tartışılmaz bir devlet olarak lanse edildi. Ama artık gerçek, dünya propaganda broşürlerinden ibaret değil. Artık güvenliğin bir paradoksu var.
Bir devlet güvenliğini ne kadar sert yöntemlerle sağlamaya çalışırsa, o kadar fazla ahlaki ve siyasî tartışmanın merkezine yerleşir.
Gazze’deki yıkım, uluslararası tepkiler ve bitmeyen güvenlik krizleri İsrail’in imajında derin çatlaklar açmıştır. Demir Kubbesi bir anda yerle bir olarak İsrail halkının başına yıkıldı. Tel-Aviv artık Tel-Alev oluverdi.
Tel-Alev artık yalnızca roket tehdidi altındaki bir şehir değildir… Aynı zamanda meşruiyet yangınının tam da ortasında kalmıştır. Ve tarih bize bir şey öğretir:
Meşruiyetini kaybeden güç, en modern silahlara sahip olsa bile uzun süre ayakta kalamaz.
Amerikan gücü onlarca yıl boyunca küresel düzenin polisi gibi davrandı.
Irak’ta demokrasi getirecekti.
Afganistan’da özgürlük kuracaktı.
Suriye’de istikrar sağlayacaktı.
Yıkılmış şehirler, parçalanmış toplumlar ve Washington’un stratejik hafızasında koca bir başarısızlık arşivi oluşturdu. Modern dünyada savaş yalnızca cephelerde değil, kamuoyunun vicdanında da kazanılır ya da kaybedilir. Amerika da kamu vicdanında bu savaşı çoktan kaybetmiştir.
İmparatorluklar çoğu zaman savaş meydanlarında değil, inandırıcılıklarını kaybettiklerinde çöker. Roma’nın sonu barbar kılıçlarıyla değil, içerideki çürümeyle gelmiştir. Bugün Washington’un ve Tel Aviv’in karşı karşıya olduğu kriz de buna benzemektedir. Hiçbir savaş hukuku tanımayan, çocukları katleden, haydutlaşan ve giderek ahlaki yoksunluğa bürünen bir görüntü çizmektedirler.
Bu savaş uzadıkça —ki daha da uzayacak gibi gözüküyor— Ortadoğu’da insanlar artık şu soruyu daha yüksek sesle soracaktır:
Gerçekten güçlü olan kim?
Yoksa sabrı ve gerçekten bir inanışı olan mı?
İran’ı savaşarak, bombalar yağdırarak, askeri olarak belki yenebilirsiniz. İran asla bir Suriye, bir Irak olmayacaktır. İran, ulus bilinci olan, yurttaş bilinci olan bir ülkedir. Pers İmparatorluğu’nun mirasını taşıyan bu medeniyetin hafızasını kolay kolay silemezsiniz.
Tarih bize şunu öğretir: Topraklar işgal edilebilir, şehirler yakılabilir ama hafızası olan bir halk asla teslim alınamaz. Son İranlı kalana kadar da bu savaş emperyalizme karşı devam edecektir.